Günün Sözü
Sayfa 3/6 İlkİlk 12345 ... SonSon
53 sonuçtan 21 ile 30 arası

Konu: NEVZAT ÇELİK Şiirleri

  1. #21  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    İtirazın İki Şartı

    Çok olmadığımız kesin
    çok olan tarafta değiliz
    çok olan tarafta olmayacağız
    türkiyede kürt olacağız
    kürtlerde ermeni
    ermenilerde süryani
    gidip almanyada türk olacağız
    hollandada surinamlı
    fransada cezayirli
    iranda azeri
    amerikada zifiri zenci olacağız
    çoğalan zencide mutlaka kızılderili
    israilde filistinli
    köpeğin karşısında kedi
    kedinin karşısında kuş olacağız
    kuşun karşısında börtü böcek
    hakemler hep karşı takımı tutacak
    ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
    çiçeklerden kamelya olacağız
    az kolumuzun tarafında
    solda olacağız
    bu itirazın ilk şartı
    solda da az olacağız
    devrimi çoğaltırken çünkü
    bir başka devrime hızla azalacağız

    bu da itirazın ikinci şartı

    Nevzat Çelik

         

         

    Alıntı  
     

  2. #22  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Kanat Çırpa...

    I

    gözkapağının altında daha ilk adımda mayın
    seni düşünmemek elimde değil uyanma sakın
    mayını geçsen yanağının çukuruna kurulur pusu
    kirpiklerinin içinde uyu benim için uyu nolur uyu
    kanım dondu cehennem öfkemin sınırına çıkacağım
    adını haykıracağım avaz avaz sakın uyanma
    sesimi duyma daha ilk adımda mayın
    dikkat et işkillendi nöbetçi tetiğe binecek
    söyle gözlerine kalkıp gelmesinler sesime

    II

    çarpmış yüzüne iki avuç su eline uyku bulaşmış
    kimbilir hangi uzak düşten çekilip koparılmış
    göze geze arpacığa akıyor uyku el tetikte
    biter üç-beş nöbeti de ardından şafak söker
    nedir ki onsekiz ay tezkeresini alıp gider
    bir de esniyor çocuk gibi göz gez arpacık
    nöbetçi uykunla vuramazsın beni şafak vakti
    asılırken öfkemin en güzeli uyuyamam ben
    ben uyuyamam gözüme güney afrika kaçarken

    III

    gelme canım aramızda kıyamet kadar duvar
    havalar kışladı penceremde kurt gibi ayaz
    derimden başka giysi yasak bana üşüdüm
    elimde değil seni daha çok düşünmem gerek
    voltamı seninle vursam yataktan seninle kalksam
    alsam şu belalı başımı sana açılan yollara çıksam
    beni duyuyor musun hava kurt gibi soğuk..
    parkanı ödünç ver sevgilim bekliyor
    nöbetçi nöbetçi heey pusatlanmış çocuk

    IV

    bir kuğu boynu gibi kıvrılıp uzanıyor hasretin
    -vururum- diyor nöbetçi -dokunursan vururum-
    fatmadır sevdiği kızın adı ihtimal
    sen fatmanı kolla diyorum benimkisi ihbar
    birden yanık türküsü besbelli yarasını buldum
    -yar etmem başkasına kaçarsa vururum-
    dokunma memet ne güzel şey sevmek..
    soğuruyor sigarasını kule bulut bulut duman
    uzuyor tüfeğinin namlusu fatma kan revan

    V

    yıkımışım duvarı ellerimin kanamasından anladım
    -parola kaçarsa vur emredersiniz komutanım-
    dudakların papatya falı dudakların gitmiyor aklımdan
    bir de cehennem öfkem bir de sağanak yağmur
    -emredersiniz komutanım parola kaçarsa vur-
    sevmek ne güzel şey ve ne büyük felaket
    elindeki tüfek söğüt dalı değil bu memet..
    türküsü çatallanan bir yol gibi susuyor
    ağzı fırın bulut bulut duman kusuyor

    VI

    memet düşlerin firarını vuramıyor hiçbir tüfek
    bir kuşun uzaklaşan kanatları yağmur
    ayaklarım tutuk şafağı koluma takmışım
    cezaevini yukarda kulelerin dibine bırakmışım
    canım uyan altın ülkesinde köleler yürüyor
    vakit tamam bir tepenin ardına giriyor şafak
    dehşetle farkediyorum ayaklarım yürümeyi unutmuş
    patlarsa patlasın daha ilk adımda mayın
    ülkemin zencileri kesik bir dal gibi susturulmuş

    VII

    savrulup titriyor kasılıp gevşiyor gece
    ey benim büyük öfkem yol bul kendine
    pretoria merkez cezaevinde gülüm
    şairi bir ipte buluyor ölüm..
    suretin çıksın cama pencereye gel
    nakış nakış uyansın kilim pencereye gel
    bırak saçın dağınık göğsün açık kalsın
    daha ilk adımda patlasın mayın bırak
    nerdeyse bağıracak ıslak bir çocuk gibi
    pencereye gel pencerede şafak

    VIII

    zafer bizim olacak demiş selâm olsun halkıma
    selâm olsun sana benjamin moloise kara şair
    çok şey çıkardım sözlerinden ülkeme dair
    gel seninle sevgilim güney afrikaya gidelim
    cape towna johannesburga gizlice girelim
    içelim zencilerin güneşinden kapkara kesilelim
    bütün mazlum halklar adına özgürlük adına
    çalalım isyan ateşini çalalım kucak kucak
    vahşi bir kuş gibi uçalım ülkemize
    kanat çırpa kanat çırpa kanat...

    1985

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  3. #23  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Kesin Uyak

    Düşmezse düşmesin yakamızdan ölüm
    bizim de ülkemizde sabah olacak gülüm

    Temmuz 1986

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  4. #24  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Kitap Türküsü

    Ve bir gün eline
    ustura ağzında sınanmamış
    allı-pullu mektuplar geçerse
    bil ki sevgilim
    ben artık elleri üzerinde yürüyen
    şaklabandan başka birşey değilim

    I

    koyu karanlık sulara karışıp gitsin korku
    püfür püfür esmesin mayıs rüzgarları
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından
    «yıllar var ki böyle öfkelere dalmışlığım yoktu»

    yıllar var ki böyle öfkelere dalmışlığım yoktu
    inadına yapış yapış havada bir gülün kokusu
    kan kırmızı oturmuşum yüreğimin ortalık yerine
    nerdeyse iz basacak gözlerim avuçlarını aç

    koyu karanlık sulara karışıp gitsin korku
    bana çocuklar betimle sokaklarda büsbütün gülen
    kitapların yakılmadığı bir ülke adı söyle kütfen
    yıllar var ki böyle öfkelere dalmışlığım yoktu

    nerdeyse iz basacak gözlerim avuçlarını aç
    iki eli var insanın bayrak tutmak için biri
    ötekini neye sayarsanız sayın bıçak mesela
    kabına sığmaz uzlaşmaz bir eşkiya bıçak
    çardak altı kavun beyaz peynir ekmek ve rakı
    bir gün mutlaka evet ama nasıl ey ütopya
    cehennem öfkeler yuttum gün yirmidört saat
    cennete çevirmek için güzelim yurdumu
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından
    kan denizi uykulara kurşunlar çalıp
    düze ineceğim şu belalı başımı alıp
    eşkiya oğlu eşkiyayım duvar içre evet
    koyu karanlık sulara karışıp gitsin korku

    II

    canım
    sana bu mektubu
    gözlerim dolu
    yüreğim paramparça yazıyorum
    eline geçmeyecek biliyorum
    tepeden tırnağa kedere battığım şu saat
    bilmek yetmiyor fakat

    zulüm kanlı bir kene gibi başımda
    korkunç bir işkence sonrası
    uzun sakallarımla oturduğum
    dört ayaklı masamda
    ne karanfil kokulu bir hemşirenin cebine benzeyen zarfım
    ne zarfın gül yüzüne kösnül bir öpücük gibi konduracak pulum
    ne de sigara kâğıtlarının dar boyutlarında başıboş
    bir hoş
    koşturacak kalemim var

    yokluk özrümü kabul etmiyor
    satır satır karıştı kanıma bir kere kitap
    ve ben metris direnişi içinden gözlerimi ısırarak
    elimi kanlı etime basarak
    yazıyorum bu mektubu

    dur canım
    hemen kaynayıp kabarmasın yüreğin
    bu yazdıklarım
    yazacaklarımın ne ilki
    ne sonu
    sarı saçlarını omzuna vurup
    okuyamayacaksan mektubumu
    derim ki sana
    sardunya kokulu balkonun kapısını aç
    dağlara bak
    dağlar bir serin
    dağlar bir derin
    bir rahat
    iyi dinlemeli dağları
    kulak basıp dinler gibi tepinen karnını bir kadının
    duyuyor musun çatırdıyor
    nerde bir zincir varsa kolunda insanın

    belki bu ses
    parıldayan otuziki diş afrika karasında
    bu ses belki
    dehşetli güzel bir özlemle beklediğimiz haberi
    melez avuçlarından üfüren
    salvadorlu kardeşlerimin sesi
    belki kimbilir fakat hayır neden olmasın
    bu ses bizim dağlarımızın sesidir
    bizim dağlarımız kendi esintisiyle savrulan genç kızlarımıza benzer
    ve bizim kızlarımız
    korkunç bir sabırla tutuşan bacaklarını gizler

    gün gelir güneşli günlere yaslanarak
    sıyırırlar eteklerini bellerine kadar
    bir anda
    birdenbire bacakları arasından
    onbinlerce çocuk taşar kente
    düşün
    bir anda
    bir-den-bire
    ülkemizde çocuk taşkını

    neyse canım
    yaralıyım
    kanım azaldı
    benzim bir güz yaprağı gibi sarardı
    oysa sana anlatacaklarım
    anlatamadıklarım kadar çok
    sözü uzatmaya gerek yok
    dinle iki gözüm
    yüreğinle kafanla dimdik dinle
    yıl 1933
    10 mayıs berlin
    berlinde faşizm kol geziyor
    berlin sokaklarından yüzbinlerce kitap
    opera alanına akıyor
    kitaplar yakılıyor
    kitaplar be
    kitaplar

    kitaplar hiroşimalı çocuklar
    gibi yakılmazdan önce
    sermayenin gamalı uşağı goebels
    berlin üniversitesi önünde
    kırkbin kişiye söylev verdi :
    «alman düşmanlarının kitaplarını yakan ateş
    yüreklerinizde vatan sevgisini tutuştursun...»
    ve faşizm
    dumanında boğulacağını bile bile
    aç bir kurt gibi indi kitapların üstüne

    1933 yılında
    berlin opera alanında
    kitaplar yakılacaktı
    inatçı yağıyordu yağmur
    koyu mavi gök delirmiş
    yığıyordu öfkesini bulut bulut
    ve hitler ve flick ve krupp
    yani açlık yani savaş yani faşizm
    oysa benim
    ne berlin üniversitesi kapısından girmişliğim
    ne opera alanını sarsarak gezmişliğim
    ne de bir hücre evinde kahrolarak
    goebelsi dinlemişliğim var radyodan
    gene de mümkün değil acısını duymamak
    buruşup kalıyor ağzımda bak
    sana söylemek istediğim en güzel söz
    bir düşün
    kırkbin insan
    kirkbin çift el
    ayak
    göz
    bu söylevi ağzı açık dinledi
    karşı yapının beşinci katında
    genç bir soprano inledi
    berlin berlin olalı
    böyle kanlı bir gün görmedi

    o günden bugüne
    senin yaşın benim yaşım
    artı çocuk yaşı zaman geçti
    geçmedi fakat faşizmin korkusu
    çöreklenmiş toprağıma etime
    kanımı emiyor sürgit
    kanımda boğulacak
    itoğlu it

    çardak altı kavun beyaz peynir ekmek ve rakı
    bir gün mutlaka.. evet ama nasıl ey ütopya
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından
    şili şuramda yanılgı ve tarifsiz bir acı
    merhaba allende onurlu ölüm merhaba
    su paredon CIA ve richard nixon
    hayır sizin duvarınız evet su paredon (1)
    kastilya hançeri merhaba merhaba ispanya
    uzak asya vietnam merhaba merhaba ho amca
    kara öfkem mapusum mandela merhaba
    size de merhaba plaza de mayo anaları
    şu güzelim dünyamızda savaş ve kıyım
    şu güzelim dünyamızda sömürü ve zulüm
    şu güzelim dünyamızda işkence ve bin türlü cinayet
    yani emperyalizm yani yedi boğumlu akrep
    yani şu güzelim dünyamızda gökyüzü kadar mavi
    gökyüzü kadar sonsuz bir özgürlük açana dek
    davacısıyım bütün kayıp çığlıkların

    III

    ince uzun kaşlarına devirip kuşkuyu «iyi ama
    nedir bu satır aralarında kanayan yıldız» diye sorma
    neyse yüzünde gülücük
    gökte yıldız o
    bilmez miyim
    fakat neyleyim
    kanlanıp kararınca mektubum
    kalmadı başka bir yolum
    ve duyunca kitapların geceyi yırtarak gelen
    o tarihsel çığlığını
    milyonların adına öfkemi kuşandım
    koğuş duvarını ikiye ayırdım
    çıktım dışarı

    -hıncımı anlatabilsem sana
    bir çocuk gibi kahırlanmak istiyorum
    bayramlık giysisi olmayan bir çocuk gibi
    anlıyor musun
    geçti bizden
    biliyorum çocuk olamayız artık
    kar aklığını tanımadan saçımız
    tenimiz buruşmadan
    ite kaka yaşlandık
    kahırlanmak istiyorum oysa
    bir çocuk gibi-

    dışarda birbiri üzerine yığılı yatıyordu kitaplar
    koridor boyu uzanıp kıvrılarak akıyordu kan
    tek bir acı dalgası vurmuyordu gözlerine
    sanki ellerimizden sökülüp götürülmemiş
    başları kesilmemiş karınları deşilmemiş de
    sanki okunuyormuş gibi güneşli ellerimizde
    ayaydınlık ve mutluydu yüzleri

    elbet mutlu olacaklar
    ışıyacaklar elbet
    gün yirmidört saat metriste
    kolay mı madriti yaşamak yeniden
    kolay mı bin küsur insanın
    tutuklu elleriyle çıplak
    et diş tırnak
    no pasaran diye haykırması (2)

    bin küsur insan
    kaynayan kemik tutuşan et
    ve birer çift gözden ibaret
    onsekizer kişiydiler koğuşlarında
    aralarında aşılmaz duvarlar vardı

    aşılmaz duvarları sesleriyle aştılar
    haykırdılar durmamacasına haykırdılar
    külrengi raflarda göbeklerini açmış
    harıl harıl direnişi yazıyordu kitaplar

    silahlı ve kalabalıktılar
    duvarlar onlar adına yükseliyordu
    zincirler kilitler sürgüler
    tank tüfek ve ölüm
    ve bomba ve korku ve zulüm
    ve yeryüzünde ve gökyüzünde
    bütün öldürüm silahları onlarındı
    bizim kenetlenmiş kollarımız
    ve kavgasını vediğimiz kitaplarımız vardı

    erkekler uzun sakallıydı (3)
    kızların al yanaklarında uzatacak sakalları yoktu
    yoktu ama
    herbiri uzun soluk taşıyordu güvercin göğüsleri içinde
    üfürdükçe dağ
    soludukça orman

    yangınlı tepeler üzerinde rüzgarlı bulutlar uçarken
    dönüyordu tarihin tekerleği fırlayacak gibi milinden
    onlar etekleri ve saçları içinde tutsaklığı reddettiler
    ve cephe gerisinden önümüze
    feodal kafalarımızı kırarak geçtiler

    metrisin bir ucunda kızlar
    bir uzunda biz mapus
    aramızda c blok var
    c blokun arka yüzünde
    arka yüzünün bir gözünde
    i n s a n s ı l a r yaşar
    günde beş vakit secdeye varırlar
    yoldaşlarının kanında abdest alıp
    ve itirafnamelerini hatmederler
    korkunun rahlesine diz kırıp

    biz görüşe giderken kızlar
    kollarıyla pencereden
    yüklü birer dal gibi sarkar
    el ederler el ederiz
    birini sana benzetirim
    severim çünkü hepsini
    seni sevdiğim kadar

    IV

    bir yerlerde bir şarkı söyleniyordur
    gitar telinde aşk tınısı
    gümüş bir ay oturmuş gitar teline
    cırcır böcekleri ve yaldızlı kumlar
    kumda esrik kumda yalın ayak
    dil diş dudak öpüşüyorlarken tam da
    dünyadan ve yurdumdan uzak
    yurduma ve dünyaya yakın
    kan tadı gibi bir şey ağzımda

    omuzların üstünde üç maymun
    neden
    maymun göz maymun dil maymun kulak
    bunca önemli mi kirli havayı soluyor olmak
    ne demekse yemek içmek çiftleşmek uyumak
    korka korka kapkara umutsuz
    ne demekse

    sanıldığı kadar uzun değil tüfeklerin namlusu
    kurşunların menziline düşmeyen
    gece dürbünlerinin kâr etmediği
    ölümlerin ve işkencenin kâr etmediği
    bir yeri var alnımın
    hiçbir nalçalı çizme çiğneyemez umudumu
    sanıldığı kadar kolay bir iş değil bu

    çekin şiirlerden arabesk gözyaşlarınızı
    küçük burjuva kaçkınlarınızı alıp gidin romanlardan
    nerde benim sanatım hani o başkaldıran
    liselim üniversitelim öğretmenim nerde
    nerde benim grevim grev gözcüm nerde
    bu işyerinde grev var ne güzel yakışırdı
    işyeri duvarlarına dayanışma pankartları
    neden cesedimin yüzü kaçırılıyor annemden
    annemin çığlığını kimseler duymuyor neden
    dörtbir yanım galile galileo
    nerdesin ey cordano bruno
    el uzatımı kedi köpek ölüsü
    bir de insan
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından

    delirmek gibi birşey susun lütfen
    kaç lekesiz duvara yapıştı diktatör fotoğraf
    bilen var mı kaç göz kaç duvarda kurudu
    portreci ressam defol natürmort sen de
    sen de daktilo tuşlarında şak-şakçı aydın
    demiri döven ateşi eleyen el
    nerdesin ey

    iki eli var insanın bayrak tutmak için biri
    ötekini neye sayarsanız sayın bıçak mesela
    kabına sığmaz uzlaşmaz bir eşkiya bıçak
    kolların ucuna beyaz bir bayrak gibi çekilse de
    yatırsa da kendi gövdesini musalla taşına
    secdeye kapanıp kalksa da kendi ruhu için duaya
    yasak bir bildiri gibi taşınacak ceplerde elbet
    o en mükemmel ürün
    ve o en mükemmel alet

    ırmaktırlar belki sağnak yağmurları bekleyen
    denizdirler belki ufkunda kasırgalar gizleyen
    dağdırlar belki
    kalkıp yürüyecek devdirler belki
    belki bu yüzden topal karıncanın yürümesi duyuluyordu dışarda
    içerde
    kızılca kıyamet kopuyordu

    kendi ellerimizle kitaplarımızı vermezdik
    buyurun alın
    yırtın
    yakın
    diyemezdik

    V

    gün olmuş memedin yaşı yirmiyi bulmuş
    ağrıdan karstan bitlisten vandan
    ak-lı kara-lı denizden doğudan batıdan
    gelmiş gelmiş de metrise gardiyan durmuş

    ayışığı ve dumanlı düşleri
    arasından çekilip alındığı gündü
    elektrikli elektriksiz copu gördü
    bir ağaç köküne benzeyen elleri

    neyin kavgasıdır bu pek aklı almadı
    delikanlılık da olsa serde
    kanlı-bıçaklı sevdalara da düşse
    savunmasız birine eli hiç kalkmadı

    kızarsa
    dertlenirse
    severse bir de
    toy bıyıklarını çiğner
    bir de ateşini karartmadan
    ucuz tütün içerdi

    herşey erkekçe olsun isterdi
    isterdi fakat
    metriste emir
    demiri daha bir keser
    metriste askerlik ölümden beter
    günde iki tayın ekmeğe
    bir kap nohuta bulgura
    vatan millet sakarya

    gardiyan memet
    silahı matarası
    kaputu postalı
    gönlünde kırık sevdası
    «çanakkale içinde aynalı çarşı
    ana ben gidiyom düşmana karşı»
    memede benzemiyor sevgilim
    memedin yüzü yurduma dönük
    yayla bakışları dumanlı ve sönük
    memet köyde
    memet kentte
    işyerinde hapisanede
    her yerde
    el uzatımı
    içimizden biri
    dostumuz
    kardeşimiz

    sokak aralarında memet
    ışıklı bulvarda memet
    kavşaklarda memet
    memet
    toprağın yüreği nerde göğsünü parçalayacak
    gibi atıyorsa
    atacaksa
    orada nöbete yatar
    memedin elinde amerikan yapısı tüfek
    dağlarımızda ne arar
    memet
    memeeet
    süngünde ne var
    memet
    süngünde ne

    çocuktur elinde sanki tahtadan tüfek
    takılı ucuna çakıyla yontulmuş erik dakı
    kentlerde tutmayla biter mi onsekiz aylık nöbet
    evlerin sokakların ötesi kırlar tepeler
    ayak izleri kan damlası sargı parçası
    kar lapa cızırdayarak söner bir izmarit
    ete bastırmış gibi
    ağacın kovuğu kurdun yatağı didik didik
    uykular tetik kaçılır kovalanır cana daralır
    kopup gelmiş sanki çocukluktan saklambaç
    o çukur senin bu ağaç benim patikaya dikkat
    zehir gibi kusar karaşafaklarına kar
    senin de kurşunlara göre bir yüzün var
    dağ büyük ağaç sık orman bir uğultulu kucak
    düşte tarhana çorbası düşte sımsıcak yatak
    ey güzel gün ey büyük sabır ey korkunç hasret
    durdurabilir mi kar fırtınasını sıcacık bir düş
    kıyasıya üşümüş buzdan bir yontu gibi baksana
    tavşan kanı ılıcık akıp gitmiş uykusundan
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından
    vurulmuş da gencecik yana yatmış gibi bir dağ
    elin tetiğe bulaştığı yere kırağı düşmüş
    kim duyar gürültüsünü ey güzel gün ey büyük hasret
    kavgadır biter biter bir yerde elbet

    çocuktur elinde sanki tahtadan tüfek
    takılı ucuna çakıyla yontulmuş erik dalı
    yatırmış gövdesini tam onsekiz ay rehin
    öder borcunu gün sayarak parmak hesabı

    alırlar sonra pusatını elinden cıscıbıl kalır
    tezkeresi ve belleğinde bir ömürlük masal
    bir çalım uzatır bıyığını saçını sakalını
    kahvâne meclisinde adamdan sayılır

    erik dalı sanır kan çoğalır
    kan geceye taşar
    yıkılır birer birer
    etten
    ve kemikten yükselen barikatlar
    sayfalar savrulur sayfalar uçuşur
    sayfalar kana bulaşır
    sesler gelir bilmem kaç mapus yılı öteden
    vıcır vıcır bir kırlangıç şafağı içinden
    duvar uzar
    duvar yükselir
    kahrolası duvar

    bu gelen sesler sorgulama sesidir
    bu gelen sesler insan olan insanı delirtir
    ince belli yağız bir attır öfke
    toynakları altında gök mavi bir ova yayılır
    sarınır terine yemyeşil bir rüzgâr yelesini ayırır
    dolu dizgin sürersin kendini sorgu odasına

    sorgu odalarından
    sarı saçlarını savurarak
    sen de geçtin bir zaman
    korkma
    ve anımsa
    ağzında haykıracak çığlığı olanın
    bir serçe gibi koparılamaz başı

    VI

    kapının karşısında büyücek bir masa duruyor
    masanın üzerinde biri diğerine yabancı iki el
    bir kıyım silahına yapışmış gibi terli ve soğuk
    iki maroken koltuk
    boş bir araba lastiği
    ve falaka
    ve önünde kör duvarın
    patlamış kara kumral tabanları
    tırnakları dökük ayakların

    tavanda bir uzun askı demiri
    askı demirinden kayışlar sarkıyor
    inip kalkıyor
    kalkıp iniyor
    kayışlarda kadın ve erkek kolları
    irili ufaklı kum torbaları
    çocuk yenleri gibi ıslak gözbağları
    ve manyetoya bağlı kırmızı uçlu teller
    sopalı sopasız işkenceciler
    ve diğerleri
    gece saat iki

    birinci işkenceci gençten yakışıklı
    saçlarını ikiye ayırmış ortadan
    bacaklarında paçası dar plili bir pantolon
    henüz toy eklemlerini birbirinden ayırmakta
    parçalamadan bağırsaklarını bir insanı kazığa oturtmakta
    ve kaldırıp penceren atmakta
    takılıp kalmasa aklına yatakta savruluşu sevgilisinin
    korkunç bir merakla bekleyecek sonunu işkencenin

    ikincisi aksayan bacağıyla allahına yan bakar
    bir bit gibi kırsam
    kadınsı omuzları üzerinde yükselen armut kafasını
    kilosu kadar insan
    ve kitap
    kanı akar

    üçüncünün en büyük merakı
    akıma tutulan cinsel organların
    yaralı bir güvercin gibi çırpınması
    sabaha kadar bulamazsa eğer bir insan
    ya kendinde deneyecek kırmızı uçlu teli
    ya bir tutuklu kaldıracak uykudan

    bir yanından bakılsa
    öbür yanı görünür dördüncünün
    ama her kitabı kırk düğümlü ipte
    kırk kez sallandırmaktan yana
    fikrimce çok iyi biliyor
    kime doğru uçmakta
    «yayından fırlayan ok»

    beşincinin yanıbaşında sürükleyecek bir gölgesi bile yok


    nasıl büyükse cüceler ülkesinde gulliver
    öyle büyüktü odanın ortasında çakılı duran
    gözleri bağlı üç kitap
    biri bilim
    biri felsefe
    biri sanat

    içlerinden biri bir yaprağını devirse üzerine cücelerin
    bir daha dönmemek üzere gömülürlerdi dibine tarihin
    besbelli bekliyorlardı büyük bir sabırla çalmasını o saatin

    insan emeğine kan
    insan emeğine sömürü
    bir sülük gibi yapışınca
    başladı kitap kıyımı

    isayı babasız
    isayı allem kallem
    doğurmanın sırrını bulmazdan önce meryem
    yani isa
    babasını inkâr
    gelmezden çok önce
    kötü yola sürüklediği gerekçesiyle gençleri
    öldürüldü aristofanes

    havaning adlı cüce
    başlatmak için uygarlığı kendisiyle
    ne varsa silip süpürdü çinden

    ne kaldı geriye fırat kıyılarında
    havarinin yaktırdığı kitaplardan
    biraz kül biraz duman..
    yüreğimde cehennem yangını

    homeros konfiçyüs
    augustus şair dedem ovidius
    boccacio dante montaigne
    remarque böll einstein
    marx engels lenin
    gökçe nazım hasan hüseyin
    ve daha binlerce güzelliğim
    yakıldı
    yırtıldı
    yasaklandı
    ve kapatıldı ardına demir kapının

    silahlar yasaklanmadı hiç
    öldürmek öldürülmek yasaklanmadı
    sorgu odaları cezaevleri darağaçları
    yasaklanmadı sömürgeleştirmek
    zincirle doğmak zincirle büyümek
    bir gün olsun gülemedim demek yasaklanmadı
    yasaklanmadı legal yarı-legal illegal açlık
    tekelcinin dünyası savaş yasaklanmadı
    yasaklandı fakat kitaplar

    insan emeğine kan
    insan emeğine sömürü
    bir sülük gibi yapışınca
    başladı kitap kıyımı

    en önce ucuz bir roman kapağı içinde
    ne yapmalı duruyordu
    iliç belki bu duruma
    geniş alnını kaşıyarak gülüyordu

    günsel sen güzelim kadın (4)
    nasıl da hırslısın çakmak çakmak
    iki elinle bastırsan patlayacak
    binbir umutla büyüyen karnın

    sen bile dayanamadın
    ellerimizden sökülüp koparılmana
    oblomov hımbıl adam (5)
    hırkanı atıp kalktın ayağa

    bir yıldız gibi kayardın gavroche (6)
    geceleri paris sokaklarında
    parisin sokakları senden sorulurdu
    parisin sokaklarında barikatlar kurulurdu
    anımsa pariste halk ayağa kalkmıştı
    fakat ellerinde bir tüfekleri kalmıştı
    avına kanatlanan bir şahin gibi sen
    tepeden tırnağa isyan tepeden tırnağa yürek
    atıldın düşmandan koparmak için birkaç tüfek
    vurulup düştün sokakları düştü parisin
    küfret gene küfret gavroche küçüğüm
    argo dilini sevsinler senin

    bin erkek altından
    kızoğlankız kalkan
    oynak kalçalı tereza
    şafak ucunda gecenin
    hedefini şaşmaz tükrüğünü
    bir mermi gibi yapıştır
    ablak yüzüne işkencecinin

    akhilleus peleusun oğlu
    savunuyor diye troyayı
    dur öldürme hektoru
    hektor bir yiğit adam
    sen de inat etme Paris
    kimi seviyorsa helena
    sunsun ona şarabı elinden
    hermes haber ulaştır zeusa
    poseidon apollon athene ares
    ey tanrılar durdurun savaşı
    akhalılar troyalılar gelin
    tunç kargınızla kalkanınızla
    bükülmez bileklerinizle gelin
    gelin hep birlikte gömelim işkenceyi
    ülkesinde hodesin

    julius fuçik
    ibrahim
    çilemiz bitmemiş
    bitmemiş
    kardeşim


    VII

    sevgilim çilemiz bitmemiş delirecek şu duvar
    küçük küçük adımlıyordun yasak bir afiş gecesini
    konuşmasını öğreniyordu insandan önce duvar
    vurup duruyordu caddeye serseri bir ayaz
    çılgın gibi bütün ağaçlar nisan sonu muydu?
    aklımı-fikrimi çelmiştin bir gelincik açmıştı içimde
    toyluk işte bayram yerine gider gibi gelmiştin
    anımsa kırmızı boyun atkımı dolamıştım boynuna

    kınından fırlamış bir bıçak gibi aykırı güzeldin
    bir gelincik açmıştı içimde aklımı-fikrimi çelmiştin
    bir gelincik kanatılmıştı sonra kan kırmızı
    ayaklarım bir durak erkene almıştı geleceğin yolu
    ne bilsin
    pusu son buluşmamıza ihanetle kurulmuştu
    ayrılık bozkır gecelerine kalkan tren gibi bir çığlık
    göğsüne göğsümün şeklini basıyordum
    öpüşüyorduk
    pusu patlıyordu üstümüze ihanetle kurulan
    sen karanlığa koşuyordun
    ay buluta

    kasıklarımda kan kuruyordu ay buluta koşuyordu
    çıkmadı aklımdan saçlarını rüzgâra yatırışın
    kapanıp kalmışım beşiktaşta bir balıkçı tezgâhına
    ellerimin altında ıslak bir kedi miyavlaması
    bir tekme buldu ağzımı dişlerimi tükürdüm
    ihaneti alıp koydular karşıma seni sordular
    ihaneti ülkemi seni ve ölümü düşündüm
    yağmurun tıpırtısı gibi kesildi ayak seslerin
    ay buluta girdi dedim içimden ay buluta girdi

    kaç yaşındaydım yirmi hayır yüz belki bin
    rüzgâr gibi öfkeydim asıldım askı demirine
    pencereden sarkıttılar inkâr deldim adımı
    şakağımda tabanca alıp götürdüler bir ıssıza
    ay buluta girdi dedim içimden inkâr geldim adını

    münferit filanmış işkence ne büyük yalan
    obur köpekler gibi bacaklarımın arasında ceryan
    «bana bir aşk masalından şarkılar söyle»
    insan ne garip şeyler düşünüyor işkencede
    bir kitabın denizlerine inerdik olur olmaz
    iskandil düşürerek varırdık hedefe kürek kürek
    zorlu birer kartaldık kanat veren gök fırtınalara
    biliyorum o tren bir daha uğramaz o gara
    bir sır gibi saklanacak son buluşması dudaklarımızın

    çığlığıma çığlıklar bulaşıyor yan odadan
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından
    bir el gelip yapışıyor göğüslerine kızın
    sunmak için cehennem ağzına elektrik telinin
    ayak parmakları el parmakları yani aşk tarağı
    sorgucu sorar sorular sorar gün uzar gece uzar
    çocuk çığlıkları gelir bir sokak öteden
    anne olamayacağı düşer kızın aklına
    aşk yuvası yıldırım düşmüş bir kovuk
    bir gün mutlaka evet ama nasıl ey ütopya
    oyuncak tren yürütür bir evde bir dolu çocuk
    gözler trende gözler ray dönemeçlerinde vuut vuut
    hayır bu vapurdu tren uzun geceler gibi bir çığlık
    biliyorum o tren uğramaz bir daha o gara
    bu kollar bir daha dolanamaz boynuna biliyorum
    radyatör demirine bağlı bileğimdeki kelepçenin bir halkası
    bir halkası güzel günlere
    yok bunun ortası
    içimde harman sarıları vızır vızır oğul arıları
    içimde bataklık kuşları leş kargaları
    içimde tank paletleriyle ilerliyor ihanet
    en amansız stalingrad savunması beynimde
    bir ucu öldürülmek işkencenin belki kalır belki kalmaz adın
    öteki ucu ihanet adın yapışıp kalır belleğine halkın

    ayaklarımın dibinde çırpınıyor ağzımdan boşalan kan
    çekin şu kilimi yaprak hışırtısı altından
    en savunmasız en masum anılarımı yokluyor
    belleğime bir sıçan gibi sokulan el
    inadına geliyor aklıma unutmak istediklerim
    ihanetin menziline girmeyen bir yeri var fakat direncimin
    bir kilim gibi katlayıp yaktım geçtiğim bütün yolları
    kimliğim ve allahım yoktu sanki hiç yaşamamıştım

    kimliğim ve allahım yoktu sanki hiç yaşamamıştım
    ekmek yasak su yasak düşlerimde serin bir ırmak
    kalkar yanıbaşımdan bir kere kalkmaya görsün halk
    güneşli günleri alıp eline göz gez arpacık
    bir kere kalkmayagörsün... susuyorsa darılma
    uyanmamak üzere dalıp gitmek bir uykuya
    uyuma ulan uyuma ulan lan lan
    anneni var ya anneni... hani baban...
    annem benim
    seni de soruyorlar kardeşim seni de sevgilim
    sözcüklerle soyuyorlar sizi tarifsiz iğrenç
    kurşun döküyorlar beynimin ortalık yerine
    çardak altı kavun beyaz peynir ekmek ve rakı
    bir gün mutlaka... sesli konuş ey ütopya
    vakitsiz ötüyordur şimdi kumrular
    kırlangıçlar vıcır vıcır kırlangıçlar saçak altı
    hercai menekşeler gecede kaç renk gözlerimde kaç
    delirecek şu duvarlar mümkünü yok


    VIII

    güneşten topraktan senden ve kitaptan uzak
    hangi sözcüğü kaldırsam altında bir kundak
    sinsi bir bıçak kolluyor en masum düşlerimi
    oturmak istiyor yanağımın çukuruna örümcek
    belki bu yüzden yangın gibi birşey ağzımda

    herşey benim dışımda herşey benden uzak
    ey ütopik hamak ne kadar sıcaksın ve ne kadar rahat
    peki ya neden güzel günler derken ben
    birdenbire tüfekleşiyor elimde kalem
    kıyıları koyları yumuşak başlı dağları
    sevmiyor muyum eskisinden çok
    her dalından yaşam ağacının
    koparmayı istemiyor muyum güzel bir an
    bir sana bir bana kardeş kardeş dünyamızı
    düşlemiyor muyum ranzama sırtüstü uzanıp
    düşlüyorum istiyorum seviyorum fakat
    düşlemekle istemekle değişmiyor bu hayat
    değişmiyor canım
    türkçemizin en güzel en sert ve en yumuşak
    sözcüğü direnmeki
    öğrenmeden büyük harflerle
    yaşayarak

    şimdi sen uykunun en derininde
    kavganın en serininde olabilirsin
    bir kurşunun önünde kurşundan hızlı kaçabilirsin
    aldı alacaktır canını yaktı yakacaktır saçını
    ve belki herkes kapatmıştır sana kapısını
    ve belki senin hiçbir kapıyı çalamıyor elin
    fakat şundan emin ol ki sevgilim
    ayaydınlık bir kitap gibi
    sayfalarını savura aça
    metris içinden istanbula sarkan çığlığımıza bakıyor
    güzelim bir dünya

    Mayıs 1983-Nisan 198

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  5. #25  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Kuşlardan Önce Kalkan

    Palton yoksa ellerimi tut
    kaportacı işçi çocuk
    pusu kurmuş kapına
    çakal gibi bir soğuk

    Ağustos 1986

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  6. #26  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Maceram

    genç mi olunurmuş içerde a benim gülüm
    söyledim yedi yılda bütün türkülerini ömrün
    güz bir yandan uçuşur saçlarımda
    kış bir yandan

    ihtimal ki ben senden tam sekiz ilkbahar büyüğüm
    sen saçlarına ilkokul kurdelası taktığın gün
    dev adımlarla buluştu ayaklarım
    ah ne çabuk
    kanımı pompaladı yüreğimin çelik kasları
    kanım damarlarımda şaha kalkan atlardı
    beyaz atkılar gibi attım boynuma bulutları
    uçura uçura yürüdüm rüzgarında ölümün

    en güzel nakışını vururken kanatları kuşun
    delip geçti karaciğerimi karanlık bir kurşun
    onsekiz yaşım düştü ıslak aynasına asfaltın
    ılık bir ıslık gibi aktı kanım
    fakat ölmedim

    bir hemşirenin mavi gülüşüne tutundum gülüm
    anladım ki asla yenemez gülen insanı ölüm
    dokuzuncu gün haykırdım pencereden gökyüzüne
    heey
    kurşunların rağmına yaşamak ne güzel şey

    ben böyle hep uslanmaz kavgacı ve her güzele aşık
    durmuşken seksen mart akşamlarına bahar gibi ışık
    duvarlara zincirlere çıktı yolu umudumun
    şarkılar ne bilsin sorguevlerini istanbulun
    gayrettepeyi samandırayı... ah gülüm ne bilsin

    parmaksız bir el gibi bütün tanımları insanın
    insan işkencede susabilen bir hayvanmış meğer
    dur ağlama küçüğüm hiç yakışmaz yüzüne keder
    ta kökünden türükdüm dilsiz kalaçmışım ne gam
    işte böyle başladı benim yıllar süren maceram

    Ekim 1985-Haziran 19

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  7. #27  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Merak

    siz şimdi bana bir kucak
    gökyüzü getirebilir misiniz demir örgülerle parçalanmamış
    suda serin suda pırıl pırıl akan bir yaprak
    bana çiçek kokusu bana deniz bana toprak
    boyunca mayısa batmış bir ağaç büyütebilir misiniz bana
    verebilir misiniz muştusunu silahları susmuş bir dünyanın
    aç doydu güneşe sarındı çıplak-diyebilir misiniz
    söyleyin bana
    okuyabilir misiniz kurtuluş haberlerini şiir tadında
    güney afrikada
    kara öfke
    kara bir kartal
    gibi kondu
    karanlığın gözüne
    alaydınlık bir sabah doğdu
    zencilerin yüzüne-
    mesala

    gencecik ölüp gitmek birşey değil
    şu kahrolası merak olmasa

    Eylül 1985

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  8. #28  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Meraklı Bir Kızla Söyleşi

    İlk şiirini ne zaman yazdın

    ilk aşık olduğumda

    ilk ne zaman aşık oldun

    ilkokula giderken

    nedenli sevebilir ki çocuk

    bir insan nasıl severse

    ama erin bile değil

    acılar erken büyütüyor
    bizim ülkede çocukları

    anlayamadım

    yirmibeşi geçmiyorsa başımız
    yedisinde başlarız sevmeye
    ölümüne severiz onbirinde

    peki ya aşk nedir

    en güzel bölüşümdür

    ne zaman doğdun

    hangisini soruyorsun

    o da ne demek

    1960ta
    büyücek bir bakır leğen içinde
    iki damla çığlık katışık
    buğday kokulu anam
    diz kırıp
    titrek bacaklarından doğurdu beni

    aşık olduğumda doğdum ikinci kez
    ela gözlü bir kızdı narince
    çabuk kırıldı
    ama ben dönmedim geriye

    sonra dostlarım doğurdu beni
    gürül gürül düşünerek
    tezgahtar yoktu aramızda

    ve zindanda
    şiir adında bir kız tanıdım
    barıştı kavgaydı insandı
    sevdim onu
    o da beni sevdi
    sevişir doğarız o günden beri

    duvarlar çok yüksek
    yakışıklı mısın
    göremiyorum

    geçen gün şiir yazıyordum
    açılmış dünyaya kollarım
    at ötede unutulmuş bir ayna
    eğilip baktım yüzüme
    boyuma posuma
    göğüslerimi şişirdim
    içeri çektim karnımı
    yok canım
    benzetemedim
    bir şeye

    gözlerim özlem ateşi
    alnım kurşun yeri
    ellerim çocuk eli
    boyum insan boyu
    tenim alacaşafak
    insanım işte
    olancası bu

    ölmek nedir

    yaşadım diyebilmektir

    ya yaşamak

    ölebilmektir çırılçıplak orta yerinde yaşamın

    ama sen çok gençsin

    kendine bak
    yüzyıl yaşadım ben

    anlayamadım

    önemi yok
    ben seni anladım

    Ağustos 1982

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  9. #29  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Müebbet Türküsü

    I

    önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı
    itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm
    önce sürgü sonra kol sonra anahtar kapanır kapı
    bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi
    dolanır bacaklarıma balçık gibi ağır bir karanlık
    çırpınsam küçücük pencerede çifte çapraz parmaklık
    üstünde yüzüme örtülür binlerce kare demirörgü
    her karesinde oyulmuş bir göz gibi kanar gökyüzü
    batan güneşim kapının önünde kıpkızıl asılırım biran
    ranzam tavana ranzam yere ranzam göğsüme çakılı
    kımıldasam göğsüm boydan boya yırtılacak sanki
    duvarlarını üstüme yıkacak hücrem adım atsam
    adım atsam apansız kurşun değdi kanadına kuşun
    tutun beni önüm berbat uçurum bu kimin sesi
    bırak torbanı atlasa ödüldür gökkubbeyi taşımak
    düş kırıklığına salan salsın gözlerini bırak
    ranzanda yatak yatakta düşlerin dağınık kalsın
    yürü delikanlım beton altında toprak uyansın
    duvarı duvara vur ateş gibi bir ıslık tuttur
    yürü a benim deli gönlüm yürü kesilmiş hükmün

    II

    şarkılar türküler skeçler camdan cama gülücükler
    -olur böyle şeyler takma kafanı yatarız be-
    gecede ay mı var alttan alta katılaşan bir şey
    olur böyle şeyler takmıyorum kafamı yatarız be..
    biter havalandırma eğlentisi de gecenin bir yerinde
    son sigaranın ateşi kararır dostlar uykuya varır
    gece sefası bu mevsim açar mı gecede ay mı vardı
    idamdan müebbete düştüm müebbetten hücreme
    belki sıcaktı şubat gece karla başladı fakat
    en güzel yüzünü resminin yüreğime ters kapadım
    kırdım belleğimin bütün sırrı dökük aynalarını
    ranzam soğuk ranzam ayaz ranzam kar
    altımda demir üstümde ışık yanımda duvar
    üşür ellerim sensiz ellerim öksüz ellerim
    nerde portakal bahçesi kadar sıcak memelerin
    dönerim gene duvar gene soğuk gene ayaz
    düşlerim seni almaz düşlerime müebbetim sığmaz
    bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
    güneşi yatırsalar koynuma ısınamam
    bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun

    III

    bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun
    sen yüreğimin dağlarında sakladığım kaçak kız
    seni sunuyor kar yüklü dallarıyla çam ağaçları
    kimliğin bende saklı uzanıp alsam alnın apak
    gece balçık gibi yapışıyor ellerime saat kaç
    tende yaşanmayacak aşkımız anladım tenimde isyan
    yorgunum ranzama uzansam gözlerimi kapatsam
    bir daha açmasam beni bu kapkara suskunluk
    beni öldürecek diyorum avaz avaz düşüyorum
    asama dikse anam kapımızdan balkona tırmansa
    akçamların kokusunu sen saçlarından savursan
    üç yanı sırılsıklam ülkem gibi hep acı dalgalara dirensen
    yanağından mutlu bir damlanın yuvarlandığını görsem
    kar da eridi çamur sonra yağmur sokaklar çıplak
    asfalt makadam bulvar ayaklarda o bildik bıçak acısı
    haki gömleğinden bir düğme aç ellerimden üşüyorum
    şafakları yunus çıkarsa ağlarından balıkçılar beter ağlar
    dudaklarında uzayan sigara külü martı kanatları ve türkü:
    bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
    bulaşıyor dilime beni ağzınla sustur susturacaksan

    IV

    sabah oldu beni ağzınla sustur susturacaksan
    gazeteyle uzatıldı mazgaldan dürülmüş bir yangın gibi
    korkunç acılarıyla ellerime on üç yıl öncesinin vietnamı
    pirinç tarlaları bambu evleri insanları yani kavgaları
    1972 trag bang köyü ve temmuz güneşi
    ve yankee ve napalm yani ölüm bulutları
    yapışıyor sırtlarına çocukların çocukların bacakları tutuk
    çığlıkları var fakat ağızlarında boylarından büyük
    ilkokul çağında saçı kara çığlığı yangın küçücük kızın
    bant çekmişler göbeğinin altına ne ayıp ne yasak
    kaçıyor o güzelim çocuk bütün insanlığıyla çıplak
    elinden tutmalı göğsüme basmalı göğsümde soluklandırmalıyım
    benim de gözlerim yanaklarıma doğru çekilmeli acıdan
    ağzımı kulaklarıma dek yırtarcasına haykırmalıyım
    payıma düşeni almalıyım yedi milyon ton bombadan
    işte ben her acıda böyle sırılsıklam şaşkınım
    haykırılmış her çığlık burda benim ağzımı yakıyor
    durma kanıyor acılarım gövdemin neresine dokunsam
    kaldırmadan demir parmaklığı insanla insan arasından
    canım sevgilim ben bu yaraları kabuk bağlatmam

    V

    alnım parmaklığa gömülü alnımda tarifsiz hasret
    dörtbir yanım idam dörtbir yanımda türküleşen müebbet
    ne bir yıldız kayar üstünden ne bir çiçek açar
    hücreler burada susuz kör kuyulara benzer
    her bahar duvara koşar da sarmaşıklar yaz biter
    yorulur sonunda salkım saçak dal budak ağaçlar
    gözlerimi içime çevirmesem gözlerim duvarda kurur
    bir an büyüse suskunluk kulaklarıma kurşun akar
    belki bu yüzden yüreğimde tepesi karlı dağlar
    boydan boya karadeniz boydan boya toros
    akdağ karadağ altındağ cudi ağrı canik aras
    vurulup öldüğüm kalkıp çocuklar gibi güldüğüm dağlar
    yakındır eteklerinde dudaklarına özenir kiraz
    ellerin tüfeğinden çözülür göğsüne ılık ılık kan yürür
    dişlerinin arasında apak ilkbahar kardeleni uyanırsın
    tenin buğulanır bilirim dudakların mahmur uykudadır
    kollarını açıp gerinirsin ormanın bütün ağaçlarınca yeşil
    dokunabilsem sana çoğalırdım saçlarınca tel tel
    yüreğimin ırmaklarını aykırı akıtıyorum dağlara doğru
    süzülüp gelsen suda bir papatya kadar güzel

    VI

    saçlarını yastık yapıp yatıyorsun öyle düşünüyorum
    yorgan diye geceyi dört mevsim üstüne çekiyorsun
    yaprak düşer ay düşer yıldız düşer kar düşer
    kurşun düşer üstüne bomba ölüm ayrılık düşer
    apansız sena düşer aklıma beni ağzınla sustur
    göğsü isyan göğsü ateş göğsü tomur tomur
    sena onaltı yaşının heyacanını tarar aynada
    çıplacık boynu.. el-boruk dağlarında israil konvoyu
    kıvrılır yılan gibi.. nazi fırınlarından sarı yıldız uyanır
    aynada gözlerini bırakır gözleri iki yüz kilo bomba
    içine 504 peugeotnun büsbütün bir kinle oturur
    kanatlanır avına sena mehdillah şii müslüman kız
    sedir ağaçları değil yanan köyleri geçer iki yanından
    hükmünü okur benim ülkemde filizkıran fırtınası
    dalların acısı gelir hücremde beni bulur
    konvoy patır cizze arasında durur.. sena atmaca
    sena nisan dalları gibisin sena sena
    fünye fitil ateş.. sena dur ama durma..
    gövdesinin dört katı ağır bombayla patlar güzelim kız
    beni ağzınla sustur susturacaksan

    VII

    bu türkü hiç bitmeyecek karanlık sular akıyor içime
    her dizesi bir fırtına belki soluğum yetmeyecek
    korkarım teninden avuçladığım buğu uçup gidecek
    yastığım sımsıkı yastıkta aralanmıyor dudakların
    kış üşümesiyle durma sırtını dönüyor yatağım
    bir yangından çıkmışım tepeden tırnağa yanık
    çekip almışım bir çocuğu çığlığı bende kalmış
    yana yana dost kapılardan yüzgeri olmuşum
    su dökenimi aramışım inatla beni ağzınla sustur
    beni suskunluk kapkara suskunluk öldürecek beni
    sesi türkümün sesi sağanak yağmurları isterim
    dur altına sen de sağalır belki ateşi gövdemin
    duvarla başladı duvarla mı bitecek türküm
    şu dağlar eteği kuşatma tepesi karlı dağlar
    şu okul şu sokak şu ev şu ağaç şu bulvar
    düşünüyorum da sanki bir varmış bir yokmuş
    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    sesli konuş dışarda kalmasın çiçek yüklü dallarıyla bahar
    balçık gecelerden balçık gecelere çıkıyorum
    ayaydınlık sabahlara bir de sana inanıyorum

    VIII

    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere
    yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle
    benim gecelerim tepeleme ısırganotu sevgilim
    dur durak yok bana bu bahar akşamlarından
    toprak deniz ve kadın kokularıyla dövüyor da kapımı
    bir karası aşıyor duvarı kahrolası karanlık
    kibriti çakılmış sigarayım nerede dudakların
    barut dumanıyla islenmiş belki kararmış saçların
    çekincesiz yıkanırsın deli çılgın akan sularda
    sular hırçın sular arsız ben ellerimle yapayalnız
    kovalanmışım çocukça düşlerimden taşa tutulmuşum
    balıkları oltada bir deniz gibi ayağa kalkmışım
    delikanlıyım yıldızsız gecelerde düşlerine kıran girmiş
    sensiz kupkuru bir dalım güneşin gözüne batan
    grevsiz işçiyim de ocağı tütmeyen evim
    öğretmenim diline sözcük sözcük yasak vurulmuş
    çocuğum elinde bir balon bulut bir dolu umut
    benekli balonlarım sonra bir varmış bir yokmuş
    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş

    IX

    türkü söylüyoruz tahliyecinin ardından nedense yanık
    yanık birşeyler kokuyor havada ağlamak istiyorum
    ateş hattından çıkmışım beni ağzınla sustur
    tam bir hafta aralıksız dövmüşler barikatı
    kanlı upuzun bırakmışım üç arkadaşımı yorgunum
    yürürken şarapnel parçası düşüyor göğsümden
    çekilen ilk dişimmiş gibi alıp cebime koyuyorum
    daha otuzbir dişim var katıla katıla gülüyorum
    yaranı avuçlarıma ver ateş hattından çıkmışım
    yitiyor nöbetçi kulesi ellerim kopuyor parmaklıktan
    nerede susuzluğun bir yudum su kaldı mataramda
    ağzımda senin dudakların bir varmış bir yokmuş
    duvarın dibinde kurt köpekleri ve bolivyalı çavuş
    gueveranın sırt çantasında neruda kahkahası
    ve ezbere okuduğun bizim şairlerimiz geliyor aklıma
    salt bizim işimizmiş gibi şaşıp kalmışım
    felâket yakışırmış meğer onlara da ölmek
    çınar dediğin de gün gelir devrilirmiş usulca
    anımsa ne derdik aramızda ona hadi anımsa
    a. kadir amca a. kadir amca a. kadir amca

    X

    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere
    yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle
    ben yokum okulda fabrikada sokakta sen yoksun
    her adımda bir pusu her pusuda bir sevinç asılı
    kapılar kapalı pencerelerin perdeleri aralanmaz
    çocukların oyuntaşı parçalanır camlarda gülmeler açmaz
    ardına kapının süpürgeyle kurum yığar bir kadın
    öğrenciler başka işçiler başka bir başka ülkem
    sen neredesin insan kardeşim nerede neredeyim ben
    hücremin değil evinin duvarında bitiyor voltam
    buz gibi titriyor sırtıyla duvara sırtımı dayasam
    adımlarımı sayıyor bir iki üç... aklı karışıyor
    gün biter mi ay biter mi mevsim yıl biter mi
    duvardan duvara ömür biter mi şaşıp kalıyor
    kapısını açsa kapıma çıkacak ödü kopuyor
    işte bu insan kardeşimin ölümcül korkusu bu işte
    ağır mahkumum düşüyorum bütün uçurumları
    yüreğinin kayalıklarında yeşertemedi henüz bana bir dal
    paramparça parmaklarım korkusunu sıçrıyor uykusunda

    XI

    insan yaralarım kanadı beni ağzınla sustur
    yaralarım kanamasa gözlerim duvarda kurur
    kör sağır suskunlukları dipsiz düşüyorum
    ayırdına varmadan dibini çekiyorlar uçurumun
    beni dipsizlik kapkara dipsizlik öldürecek beni
    sözüm kurşun hasretim kurşun kurtuluşum
    açsana gülün yaprağını uçsana kanadını kuşun
    sevmesi sevişmek değil gülmesi gülüşmek
    çocuğunun saçlarını okşuyor elleri dalgın elleri uzak
    yasaklarca çalışıp konuşup yaşıyor yasaklarca
    hah desem unutup büyük ellerini kaçacak
    kaçacak ardında madeni sesler bırakarak
    keşif kolları çıkar inadına yasak ateşler yak
    kuşatmalar da kuşatılır bir yerde haber uçur
    alınıp satılabilen bir ülkenin müebbetiyim ben
    türküm duvarla türküm yangınla sürüp gidecek
    gencim delifişek gözlerim bir çift kara tüfek
    bütün umutlar menzilimde belki kızıyorlar sözlerime
    henüz bir avuç insan kardeşimi gördüm fakat
    şaşırmadan ellerini dimdik bakabilirken gözlerime

    XII

    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    çoğalmasın yangın sesli konuş güzelim insan
    adın bende gizli gölgen takibinde helikopterin
    her gece koşar gelirsin düşlerimin çekimine kapılıp
    kent dağa kavuşur ellerim ellerini bulunca
    ellerimiz buluşunca düşlerim gece baskınında
    çam ve ardıç kokularını göğsüme bırakıp
    kopar yürürsün ellerimin şehvetine sarınıp
    yürürsün canımın içi kanatlan çarçabuk
    serçe tedirgini adımların ele vermeden seni..
    kaç mahpus yılı düşlerime girip çıktın
    hep bir umudun allığı düşler ki sınırsız
    düşler ki yazdan kışa uçsuz bucaksız
    düşler ki yaşanan yıllara aykırı..
    kurumasın istemem rüzgârda salınmadık hiçbir dal
    minik ellerin yine kabzasında büyüsün silahın
    devrederken nöbeti fakat bir el değmeli eline
    acı bir bulut gibi taşıma saçlarını seni ülkem bildim
    yorulursun arama arama ellerimi ellerimi unut
    katmer güllerin açtığı dağlardadır aşk ve umut

    XIII

    umudum dağlarca yapraklarca umudum halklarca
    fabrikalar gecekondular.. duyuyorum tıpırtısını varoşların
    daha fazla dayanamaz bu beton bu demir bu plastik
    kolumu uzatınca elini buluyorum yan hücredeki arkadaşın
    eli sıcak elim sıcak sımsıcak umut yaşamak bu
    yaşamak bu diyorum kesip atıyorum karamsar yerlerimi
    ve gülüyorum gül sen de yüzünde güller açsın
    güney afrikalı zencilerin kavgaları erik çiçekleri kadar ak
    biliyorum nice kavgalar verilmekte bana yakın bana uzak
    hücre hücre direniyorum kuşatılsam da sayrılıklarla
    gün gelecek saçlarımın güz savrulması durmuş olacak
    duvarla boğuşmayacak hiçbir düş hiçbir adım hiçbir ayrılık
    ve hiçbir sözcük şiirde bir silah gibi patlamayacak
    ne müthiş bir duygu içerde umudu kıyasıya yaşamak
    çürütülmek ve öldürülmek olasılığı ağır basarken
    mutlu şarkıları ve zafer tarakalarını beklemek
    evet canım gün gelecek nasıl atılmışsam içeri
    öyle diri ve genç aşacağım yıkılan ilk duvarı
    oğlu kızı yitik bütün kadınları anam bileceğim
    sen diye öpeceğim ağzından karşıma çıkan ilk kızı

    XIV

    karşıma ilk çıkan kızı sen diye öpeceğim ağzından
    boynuna doladığım kollarıma ayaz vuracak belki
    soracağım nerde belinin çukuruna dolan saçların
    susturacaksa o kız da ağzıyla sustursun beni..
    direnmenin güzelliği yüzümüzde kış bahar yaz
    çok değişmedik fakat ellerimiz büyüdü azbiraz
    gökyüzünden çalıp yolla uçurtmaları salkım saçak
    ellerimizde çocuk merakı ellerimiz güzel haberlere aç..
    bana ince uçurumlara bakan kar bahar yüklü patikaları anlat
    ki iz sürücüler tıkanıp kalsın sonlarına bakınca o saat
    köylere inişlerinizi bir de bir de kentlere kaçamak
    yün çorapları önemse dağlarda korkarım ayakların donacak..
    ağlamaklı oluyorum ne güzel düşlerken kuşanmış günleri
    kırılacakmış gibi bütün kapalı kapılar bugün yarın
    bayramlık giysilerimle buluyorum kendimi aynada tıraş olurken
    ranzamda uyur uyanık düş denizi geçiyor üzerimden
    alıp getiriyor kovasını küreğini kumdan kale yapan çocukların
    bulutları yıkıyorum saçlarından gözleri nasıl da umut..
    hep umut edeceğiz sevgilim kopacak her yenilgi sonrası
    sustu sanılan yüreğimizde korkunç bir yaşam fırtınası

    Ocak-Mayıs 1985

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

  10. #30  
    Admin Lale - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2014
    Mesajlar
    4.434

    Mümkünüm Yok

    Yusufa

    plastik tadında yediğim içtiğim
    yaz kış gözlerimi örseliyor duvar
    paslanıyor demir gelip boyuyorlar
    hep aynı renkte ölemem
    beton tuttu ayaklarım dışarda kar
    karın altında toprak nasıl hasretim
    bir kuşun kanatları geçiyor üzerimden
    bin kanat bakıyorum parmaklığa
    aklı gidiyor nöbetçinin

    kırk yıllık yoldan tanırım ben soğukları
    ama asıl baharların erbabıyım
    yine yorgun argın aşacak dağları
    yine kapıma yıkılacak karanfil
    elleriyle koymuş gibi bulacaklar
    badem mi olur erik mi çağla mı
    kendi dalından asacaklar baharı
    kaç yıl oldu alışamadım
    mümkünüm yok bu kez firarım

    aklı gidiyor nöbetçinin tüfek tüfek kalıyor
    tezkeresi yakın hırsla parmaklarını sayıyor
    göz gez arpacık bakıyor fena bakıyor
    gece dehşetli uzuyor duvarı iniyorum
    toprağa basmalıyım bir kuşu uçmalıyım
    deli esmeli poyraz bir dal parçası azbiraz
    mutlak duvarı aşmalı yoksa duramam
    gövdemi mıhlasalar bahara kalamam
    mümkünüm yok bu kez firarım

    hırsla parmaklarını sayıyor baştan sayıyor
    tezkeresi yakın düşleri kayıyor
    apansız bin basamak nöbetçi kulesi
    yapayalnız ağzında uçurumun apansız
    kar etmiyor parka ah ne çocukça ıslık
    beter üşüyor tetik otomatiğe düşüyor
    ben bahara kalamam ay batarken
    şafak şafak açarken yaban süseni ben
    yalnayak fırlıyorum duvarın dibinden

    bir ses canavarlaşacak ardımdan
    döne döne sırtımı yakacak
    ciğerimi bulacak beni toprağa yıkacak
    vu-ra-cak mümkünü yok
    bir ödül bir tezkere alacak
    karaköyde bir orospuyla yatacak
    kaç bahar büyüğüm ondan
    onda hiç bahar açmayacak
    mümkünüm yok bu kez firarım

    Aralık 1984

    Nevzat Çelik

         

    Alıntı  
     

Sayfa 3/6 İlkİlk 12345 ... SonSon
Bu Konudaki Etiketler

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Yetkileriniz
  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •