Günün Sözü
5 sonuçtan 1 ile 5 arası

Konu: İstiklal Marşı'nın Kabul Ediliş Süreci Yazılış Amacı İstiklâl Marşı Niçin Yazıldı?

  1. #1 İstiklal Marşı'nın Kabul Ediliş Süreci Yazılış Amacı İstiklâl Marşı Niçin Yazıldı? 
    EmeL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Yer
    Kocaeli, İzmit
    Mesajlar
    18.512

    Meclis , yeni kurulan Türk Devleti için bir İstiklal Marşı hazırlatmak istiyor.
    1920 yılı sonlarında bu amaçla bir şiir yarışması açılıyor. Katılımcılara 6 ay süre veriliyor.İstiklal Marşı yarışmasına bu süre içerisinde tam 724 şiir gönderiliyor. Milli Eğitim Bakanlığı, bu şiirleri değerlendirmek için bir komisyon kuruyor. 724 şiir tek tek okunuyor, içlerinden 6 şiir elemeyi geçip Meclis Matbaası tarafından bastırılıyor ve milletvekillerine dağıtılıyor. Ayrıca kazanan şiir için 500 lira ödül var. O zaman için çok büyük bir para.O sırada Maarif Vekili olan Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Ankara’ da yaşayan ve aynı zamanda milletvekili olan ünlü şairimiz Mehmet Akif (Ersoy)’ dan da bir şiir istiyor.Bunun üzerine Mehmet Akif Bey “Ben mebusum (milletvekiliyim), müsabakaya katılmam. Ayrıca bir şiir yazıp size veririm” diyor.Evinde yazmaya başlıyor ve “Kahraman ordumuza” ithaf ettiği şiir bittiğinde, Maarif Vekaleti’ ne teslim ediyor.Böylece yarışmaya 7. şiir de katılmış oluyor.Müsabaka sonuçlanıyor. Mehmet Akif Bey‘ in şiiri Meclis kürsüsünden Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından büyük bir coşkuyla okunuyor.Büyük tezahürat ve alkışlar arasında ve oybirliği ile İstiklal Marşı olarak kabul ediliyor.

    Tarih 12 Mart 1921


    İstiklal Marşı ve Türk Milleti

    Toplumu bir arada tutan değerler vardır. İnsanların ortak değerlere sahip olmaları, onları benimsedikleri kavram ve olgular etrafında birleştirerek yek vücut halinde hareket etmelerine müsaade eder. Bu değerlerin manası, toplumu kuru kalabalıktan kurtarıp üstün bir birliktelik bilincine yükseltmesidir.

    İstiklal marşımız ise aziz Türk Milletinin değerler denizinin kalbidir, dilidir. O şiir ki Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük türküsüdür. Milletimizin yürek atımıdır.İstiklal Marşımızın şekillendiği acı dolu günleri anlatan kutsal bir destandır.Onun hep bir ağızdan söylenmesi egemenliğimizin birlikte haykırılmasıdır.Haykırıldığında tüylerimizin diken diken olması, yüreğimizdeki ateşin büyümesi millet olma bilincimizin ve inancımızın kendisidir.

    İstiklâl Marşımız, yüreklerimizdeki heyecan, inancımızdaki masumiyet, bileğimizdeki kuvvet ve alınlarımızda yanan gururdur.

    Aç gözlü devletler başka milletlerin bağımsız olmasını istemez. Manası; tek tek bireyler içinde milletler içinde çok değerli bir kavram. Bireyin özgür olabilmesi içinde yaşadığı toplumun özgür olabilmesine bağlıdır. Bu yüzdendir ki İstiklal marşımız bu yüce değerlerin manzum bulmuş halidir.Ettiğimiz yeminlerin şiir formudur.İstiklal marşımız şanlı geçmişimiz, istikbalimiz ve mavi geleceğimiz için yazılan bir sözleşmedir.Türk milletinin yüreğine dil olur.Yani İstiklal Marşımız bütün Türk evlatlarının kınası, gönlündeki yarası imanındaki karasıdır. ( * kara güç anlamında kullanılmıştır. )

    İstiklal Marşı’nın kelimelerindeki derinlik karşısında nazmın sınırları çatlayacak gibi gerilir. İncelendiğinde bunu görebiliriz. Marşta kullanılan sözcükler sanki Selimiye’nin duvarına konmuş taşlar gibidir.Teki bile kaldırılamaz.Kaldırılsa cami ayakta kalmaz.Muhteşem bir orkestradır marşımız; muhteşem bir şefin elinde yaratılmıştır.Dinleyici olan Türk milletinin duygusu vardır içinde.Karadeniz’de kemençesiyle, Doğu’da tarıyla, meyiyle, Ege’de kabak kemanesiyle,Güney’de bulgarıyla bir orkestradır.İstiklal marşımız Türk milletinin yaşama azmi, hayatta kalma mücadelesi ve Tanrı’ya kul olma sevdasıdır.

    İstiklal Marşımız Taceddin Dergahında yazılmaya başlanmıştır. Yakınlarda Yunan top sesleri duyulmaktadır, ama bu bile marştaki buram buram kokan zafer ümitlerini yok edememiştir. M.Akif Ersoy geçmişteki şairlerden çok farklıdır.O vatanı parça parça olarak değil de bir bütün olarak sevmiştir ve böyle bilmiştir.Geçmişte bazı şairler şiirlerinde sadece İstanbul’u vatan kabul etmişlerdir.Geri kalanı ise toprak olmaktan öteye gidememiştir.

    Kurtuluş Savaşımızı kimlere karşı ne şekilde verdik bilmeliyiz. Bu millet dünya tarihinde bir ilk olarak anti-emperyalist mücadeleyi kazanmış, ateş başka milletlere sıçramıştır. Hür dalgalanan bayrağımızın gölgesinde İstiklal Marşını gönülden benimseyen nesiller nasıl bir kökten geldiklerini anlarlar.Bu şiir Milletin ümidini kaybetmeye başladığı bir anda, "Felaketler milletin geleceğini tayin edemez, millet felaketlerin şaşkınlığından kurtulur, kendini toparlayabilirse; yaraları sarar, acıları dindirir ve kaybettiklerini kaybettiği yerde tekrar bulur" düşüncesiyle filizlenmiş,

    ”Geleceği karanlık görerek azmi bırakmak...
    Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak!
    ...
    Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
    Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır," gibi mısralarla alevlenmiştir.


    Büyük şair M.Akif Ersoy’a ne kadar saygı sunsak azdır.



    “Allah bu millete, bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın”






    kaynak: Politika Dergisi
    Yazar: İhsan Sefer
    [/FONT]

         

         

    Alıntı  
     

  2. #2 İstiklal Marşı İlk Yazılışı İstiklal Marşı (Analiz) Mehmet Akif Ersoy İstikal Marşı'nın yazılış amacı nedir? 
    EmeL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Yer
    Kocaeli, İzmit
    Mesajlar
    18.512

    istiklal marşı niçin yazıldı istiklal marşı ne zaman yazıldı istiklal marşı ilk ne zaman yazıldı istiklal marşı kıtaları açıklaması mehmet akif ersoy istiklal marşı orjinali mehmet akif ersoy istiklal marşı neden yazılmıştır istiklal marşı yazılış tarihi istiklal marşı ne zaman kabul edildi istiklal marşının kabul edilme tarihi ilk istiklal marşı Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşını ne zaman yazmıştır







    İstiklâl Marşı Niçin Yazıldı?

    Trablusgarp, Balkan, Çanakkale, Yemen ve Millî Mücadele... Bire dörtle, bire on arasında ve amansız bir döğüş...Dünyanın en güçlü devletleri üstümüze çullanmış...Anadolu insanı masum bir ceylan... Mehmetcik ise sanki can pazarında; cepheler ölüme koşu beldesi olmuş. Her Mehmet göğsünü serhat, yüreğini kalkan yapmış. Ama nereye kadar? Tarihin kanlı seyrine can borcumuzu, kan borcumuzu ödemişiz.

    İnsanın da bir tahammül gücü var. Zor'u başarır, olağanüstüyü yaparsınız belki ama sürekli değil. İşte söylemesi dilimize zor gelse de vakıa artık bir yılgınlık başlamıştır. Bu yılgınlığın, tıpkı közün üstünden külün üflenip savrulduğu gibi atılması gerekmektedir.Yeniden bir kendimize geliş şarttır. İnsanları heyecanlandıracak, gönülleri coşturacak; gözlerde damla damla yaşlar sıralayacak bir manevi atmosferin oluşturulması zaruridir. Körükle basılan havanın demiri erittiği gibi, insanımızı "vatan, millet, bayrak, sancak istiklâl sevdası" gibi kutlu bir amaçta birleştirip, yüce bir potanın içerisinde tek yürek, tek beden olmuşçasına dirilten millî bir inkılâba ihtiyaç vardır.

    O zaman insanlar cephelerde yeniden ayyuka kalkar; herkes erkek kadın kız-kızan evlerinden düşmanla kavga için tekrar koşarlar.

    Bunu da ancak şiirin enfüsî, kelimelerin hikmet yüklü sıralanışıyla yapabilirdiniz.

    İşte İstiklâl Marşı bu amaçla yazdırılmak istenmiş ve yarışma açılmıştır.



    Yarışma Açılıyor

    İşte o günlerde, "Genel Kurmay Başkanlığının" isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920'de gazetelere verdiği bir ilanla "İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500'er lira mükafat konulduğunu bildirdi"

    Yarışmaya katılan şiirler memleketin dört bir yanından gelmeye başlamış, beşyüzü aşmıştı.

    H. Basri ÇANTAY şöyle devam ediyor:

    Bu marşın M. Âkif tarafından yazılmasını kendisine söylediğim zaman O:

    – Ben ne yarışmaya girerim, ne de ödül alırım,cevabını vermişti.

    Ricalarımı tekrar ettikçe:

    – Bırak yazsınlar. Bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım. Ayıp değil mi ? diyordu.

    Bir gün Meclis'te H.Suphi Tanrıöver (Maarif Bakanı), beni gördü. Dedi ki:

    – Şimdiye kadar yarışmaya 500' den fazla şiir geldi(M. Akif'in yazdığı dahil toplam 725). Gelen şiirlerin hiç birisini beğenmedim; İstiklâl Marşı'nı yazması için, Üstad'ı ikna edemez misin? diye sordu.

    – Âkif Bey müsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor. Eğer buna bir çare ve şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım. Düşündü:

    – Dur, dedi; ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat bunu kendisine siz veriniz

    Bundan sonraki gelişmeler ise şöyle oldu:

    Meclis'te Âkif'le yanyana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası çıkarıp ciddi ve düşünceli bir tavırla sıranın üstüne kapandım.

    – Neye düşünüyorsun Basri?

    – Mani olma işim var!

    – Peki, bir şey mi yazacaksın?

    – Evet.

    – Ben mani olacaksam kalkayım.

    – Hayır! Hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar.

    – Anlamadım.

    – Şiir yazacağım da...

    – Ne şiiri?

    – Ne şiiri olacak, İstiklâl şiiri. Artık onu yazmak bize düştü!

    – Gelen şiirler ne olmuş?

    – Beğenilmemiş.

    – (Üzüntüyle) Ya!?

    – Üstad bu marşı biz yazacağız.

    – Yazalım ama şartları berbat!

    – Hayır şartları filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.

    – Olmaz, kaldırılamaz, ilan edildi.

    – Canım Vekâlet buna bir şekil bulacak. Sizin Marşı'nız yine Meclis'te kabul edilecek. Güneş varken yıldızı kim arar?

    – Peki bir de ikramiye vardı.

    – Tabi alacaksınız!

    – Vallahi almam!

    – Yahu latife ediyorum. Onu da bir hayır kurumuna veririz. Siz bunları düşünmeyin.

    – Vekalet kabul edecek mi ya?

    – Ben H. Suphi Beyle görüştüm. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim!

    – Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?

    – Evet!

    – Peki ne yapacağız?

    – Yazacağız!

    (Buradaki yazacağız sözünden muradın, Âkif'e ithafen "Yazmalısın!" manasında söylendiği gayet açıktır)

    Tekrar tekrar "söz verdin mi?" diye sorduktan ve benden aynı kati cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı. Kalemini eline aldı. Benim daldığım yapma hayale şimdi o gerçekten dalmıştı.

    Aradan bir iki gün geçti. Sabahleyin erken Üstad bizim evde. Marşı yazmış, bitirmiş.
    Mehmet Âkif neden yarışmaya katılmadı ?



    Mehmet Akif'in Evi


    Mehmet Âkif, o sırada Burdur Mebusu olarak Millet Meclisi'nde bulunmasına rağmen, bu müsabakaya acaba neden katılmamıştı?

    Bunun iki sebebi vardı zannederim. Gerçi her iki sebep de müsabaka ile ilgilidir. Birincisi, şiirin karşılığında verileceği bildirilen mükâfaat idi. Âkif böyle millî bir vazife için para alınmasını doğru bulmuyor, hele kendisine hiç yakıştıramıyordu. Üstelik ne kadar halisane duygularla katılırsa katılsın, yarışmaya para için katılmış şüphesini daima üzerinde hissedecekti. Ona çok ağır gelen böyle bir baskının altında, tavizsiz ve mert gönlünün duygularını gereği gibi kağıda dökebilmesi mümkün değildi.

    İkincisi ise, Mehmet Âkif, artık umuma ilan edilen ve her önüne gelenin iştirak edeceği, biraz çocukça gibi görünen bir yarışmaya çağrılacak adam değildi. Âkif, o zamana kadar, Safahat'ın 7600 mısra tutan ilk beş kitabını yayınlamış ve bu şiirleriyle büyük bir millî şair olduğunu ispatlamış durumda bulunuyordu. Kendisinin bu yüksek mevkii, edebiyat üstadı Recaizade Mahmut Ekrem tarafından, daha Balkan Harbi sırasında açıklanmış ve Üstad Ekrem, Âkif'e Memleketin bir Millî destana ihtiyacı vardır. Onu ancak siz yazabilirsiniz Âkif Bey diyerek, kendisini tanıyanlar için çok mühim bir istekte bulunmuştu. Şimdi bu seviyede olan bir büyük şairin, adeta çoluk çocuk denilebilecek yüzlerce heveskarla birlikte yarışa çağrılması, elbette uygun birşey değildi.

    Maarif Vekâleti müsabaka için bir heyet seçmişti. Doktor Şair Hüseyin Suat, Bursa Mebusu Şair Muhittin Baha, onlar bu heyette bulunacaklardı. Ancak onlar da birer istiklâl marşı yazıp vermişlerdi. Sonradan Âkif'in marş yazacağını duyunca ikisi de şiirlerini geri aldılar ve heyete girdiler.

    Âkif'in İstiklâl Marşı şiiri ilk defa 17 Şubat 1337(1921) tarihinde, Ankarada Sebilü'r-Reşad dergisi'nde yayınlandı. Bu ilk yayınında beşinci kıtasındaki "uğratma" kelimesi "bastırma" şeklinde iken, sonradan M. Âkif Bey tarafından "uğratma" şeklinde değiştirilmiştir.TBMM'nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda Mehmet Akif'in şiiri milli marş olarak kabul edildi.

    Bunun dışında İstiklâl Marşı'mızın ilk metni ile sonrakiler arasında hiç bir fark yoktur.

    Nihayet Marş Büyük Millet Meclisi'nde. M. Âkif de sırasında.

    H. Suphi Bey, kürsüde İstiklâl Marşı'nı okudu.

    Meclis alkış tufanları arasında çalkalanıyordu. O gün, görüşmelerle geçti. Marşın esas kabulü 12 Mart 1337 tarihinin ikinci celsesinde oldu.

    Ne kadar ibretli bir durum ki İstiklâl Marşı şairi tevazuundan kendi Marşı'nı kürsüden okumuyor. Bu görevi H. Suphi Bey yerine getiriyor.

    Yine ne kadar ibretli bir durumdur ki, M. Âkif'in şiiri, Millî Marş olarak kabul edilirken şairi, sıkılarak salondan dışarı fırlamış, cümle kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı. Konulan ödülü de almamış, çek'ini yoksul kadınlara ve çocuklara örgü işleri öğretmek üzere açılan "Daru'l-Mesai" adındaki iş yurduna bağışlamıştı.

    Sözün burasında şu hakikati belirtelim; O günlerde bir memur maaşı 7.5 liradır ve 10 lira zenginlik ölçüsü sayılmaktadır.

    Bir başka ibretli hâle bakın ki, Âkif ödül olarak verilen 500 lira gibi o gün için büyük bir değer taşıyan parayı almadığı günlerde, paltosu olmadığı için sokağa ya ödünç bir palto ile veyahutta ceketle çıkmak durumunda kalıyordu.



    Âkif, İstiklâl Marşı konusunda çok hassastı. Birkaç gazeteci, ölümünden kısa bir süre önce ziyaretine gittiler. Söz İstiklâl Marşı'ndan açıldı.

    İstiklâl Marşı denince Üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştı. Hastabakıcının yardımıyla doğruldu, anlatmaya başladı:

    İstiklâl Marşı... O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi! O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir facia karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o Marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.

    İstiklâl Marşı'mız, bizim âdeta tarihimizdir. Geleceğimizin bir aynası ve bütün milletimizin iman ve ahlakta son gayesi olan temel esasların bir özüdür.

    Büyük Âkif, milletinin ruhunu okumuş ve onu sanki taşa kazırcasına yazarak, bir anıt gibi gözler önüne dikmiştir.

    Edebi açıdan İstiklal Marşı

    İstiklâl Marşı 41 mısradır. Aruz vezninin Fe'ilâtün/ fe'ilâtün/ fe'ilâtün/ fe'ilün, kalıbıyla yazılmıştır.

    1- BİRİNCİ KIT'A

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    1. Kıt'anın Manası:

    Ey Milletim ye'se düşme; Allah'tan ümidini kesme; Endişelenme. Batı ufkunun gurup haline bakarak hüzünlenme. Akşam ufkunun şafak kızıllığı sönebilir; bir alev, bir ateş gibi parlayan alsancağım milletimin son ferdi kalana kadar emin ve korkusuzca dalgalanacaktır; asla sönmeyecektir.

    Âkif, 3. ve 4. mısralarda, Türk Milletinin istiklâline sarsılmaz imanını korkunç gök gürültüleri gibi haykırıyor. Bayrağın semalarda dalgalanışını Türk milletinin varlığı, kaderi ve talihiyle aynı görüyor. Bir imanı, bir hükmü haykırıyor: Milletimiz var oldukça, Bayrağımız göklerde nazlı nazlı dalgalanmaya devam edecektir.

    2- İKİNCİ KIT'A

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
    Kahraman ırkıma bir gül...Ne bu şiddet, bu celâl?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
    Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

    2. Kıt'anın Manası

    M.Âkif, İstiklâl Marşı'nın tamamında inanmış adam, vefalı insan görüntüsünden asla taviz vermemiştir. Bu inanmışlık ve samimiyet içerisinde bir canlıya seslenir gibi Bayrağa seslenir.

    Ey benim güzel Bayrağım, ey benim hilal kaşlım! Öyle dargın gibi kaşlarını çatma. Senin kaşlarını çatman, bu Milleti derinden yaralar, üzer. Hem niçin bize kızmış gibi bakıyorsun?

    Senin Millete güleryüz göstermen hayat verir, canlılık, dirilik verir. Bu Millet buna layıktır.

    Benim kahraman milletim hürriyet uğruna oluk oluk kan döktü. Gerekirse bundan sonra da döker. Hem benim Milletim Bayrağına renk olarak sadece al kanının rengini uygun görmüştür. Milletimin uğruna baş koyduğu, can verdiği, İstiklâl simgesi olan Bayrak Milletime gülmezse, Millet de kanını helal etmeyecektir. Bu fedakarlığa karşılık senden sadece güleryüz bekliyoruz.

    İstiklâl ve bağımsızlık, Allah'tan başka mabut tanımayan Milletimin Hakkıdır. Bundan asla şüphe edilemez.

    ***

    Şubat 1921. Taceddin Dergahı'nda merdivenden çıkınca hemen sol taraftaki küçük odada, rafta idare (küçük gaz lambası) yanmakta; yer yatağında yatmakta olan Mehmet Âkif uyanmış, kağıt arıyor. Yok. Eline geçirdiği kurşun kalemle yer yatağının sağındaki duvara dönmüş; pınar gibi ilham fışkıran imanlı bağrından çıkan, Türk'ün tarihini ve ebedi geleceğini bir mısrada anlatan kıt'ayı yazıyor. Sabah namazı ezanına kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya meb'usu) M. Âkif'i elindeki çakısı ile duvardaki (kağıda aldığı) kıt'ayı kazırken görüyor.

    3- ÜÇÜNCÜ KIT'A

    Şairin, Bayrağımıza yönelip, kurban olayım diye başlayan ikinci dörtlüğünden sonra, 3. kıt'ada bir meydan okuma görülüyor.

    Bu kıt'ada benzeyen de benzetilen de yapmacık değil, sade, samimi tabii ve doğaldır.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    3. Kıt'anın Manası:

    Bu Millet tarihin her döneminde hür yaşamış, bundan sonra da hür yaşayacaktır. Bu Milleti esarete teşebbüs, çılgınlığın ta kendisidir. Böyle bir şeye tevessül edenin ahvaline şaşarım! Çünkü o bu hareketinden dolayı başına gelecekleri düşünemeyecek kadar çıldırmış biri yahut birileri olmalıdır.

    Kükremiş azgın suların hiç bir sed tanımadan önündeki engelleri çiğneyip aştığı gibi, ben de değil mahkum olmak; gerekirse dağları yırtar enginlere sığmam taşarım.

    Bir başka açıdan...

    Ben ezelden beridir hür yaşadım diyerek bir mısranın yarısına, san'at kudreti ile ikibin beşyüz senelik Türk tarihini sığdırıyor. "Hür yaşarım" diyerek Türk'ün hür yaşamak karakterini, azmini ve sonsuza kadar ebediyyen hür yaşayacağını; geleceğini haykırıyor. Böyle bir milleti esir etmeyi hayal edenlere şaşılır.

    3. Mısrada Türk'ün kuvveti, kudreti ve haşmeti vardır. Hürriyetine mani olan, sed çeken her şeyi ezecek bir sel gibidir. Zaten Orta Asya'dan Altay Dağları'ndan Tuna Boyları'na akan bir sel gibidir.

    4. Mısrada, tarihte dağ yırtmış olmanın kudretini, gururunu yani: Ergenekon Türklerini, Ergenekon Destanını hatırlatır. Ezcümle, tarihin ilk devirlerinden beri hür yaşayan Türk, ebediyen de hür yaşayacaktır. Buna mani olmak isteyenleri dağları yırtan kuvveti ile sel gibi ezer, aşar.



    4- DÖRDÜNCÜ KIT'A

    Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
    Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar;
    "Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

    4. Kıt'anın Manası:

    Batı çelik zırhlı bir duvar misâli bütün âfâkı doldurmuş üstümüze geliyor.

    Püfff! Bunda telaş edecek ne var ki? Çünkü bu vahşi saldırılara karşı benim öylesine güçlü ve emin bir sığınağım var ki bunu, Batı âleminin hafsalası dahi almaz. Bu sığınak, bu serhad iman dolu göğsümdür.

    Medeniyyet denilen sahte, yalancı, vahşi, saldırgan ama gerçekte güçsüz canavar, ulusun dursun. Sonu yaklaşmış olan bu canavar, Milletimin göğsündeki imanı boğmaya yetmeyeceği gibi, onun gebermesi Milletimin eliyle olacaktır.

    Bir San'at İnceliği

    Çoğu insanımız eski yazıyı bilmez... Eski yazıda (Osmanlıca yazıda) iki türlü "n" harfi vardır. Biri "nun" harfi ile yazılır, diğeri "kef (nazal n)" ile yazılır. Şair gerektiğinde "nun" kullanmış, gerektiğinde "kef (nazal n)" kullanmış. Bu kıt'anın üçüncü mısrasında geçen "ulusun" kelimesinin sonuna "nun" koymuş; emir verildiği zaman "nun" kullanılır.

    Sen görevlisin, sen hastasın gibi kelimelerde "kef" yani nazal n kullanılır. Burada ise (ulusun kelimesinde) "nun" kullanmıştır. Yani burada tevriye san'atı yoktur. Buradaki kelimenin sonuna "nun" koymak suretiyle: bırak o "ulumak fiilini işlesin" denmek istenmiştir.

    Bir Başka Açıdan

    Ulusun: Kelimenin kökü: hayvanlar için kullanılan -ulumak-fiilidir. İstilacı, sömürgeci, saldırgan, sahte "medeniyet" yaptığı vahşiliklerden canavara: Silahları ile çıkardığı seslerde hayvan ulumasına benzetilmiş. Zaten ulumak, boğmak ve canavar kelimeleri arasında uygunluk var.

    Okunuşu: "Ulusun" sözünü okurken, ayaklarımızın altında, ölmek üzere uluyan bir köpeğe hitab ediyormuş gibi küçük gören, aşağılayıcı, hakaretli bir sesle okunmalıdır.

    "Medeniyet": Rahmetli M. Âkif, şiirlerinde manasını, esas anlamından düşük gördüğü kelimeyi "tırnak" işareti içinde kullanmıştır. Burada, yukarıda arzettiğim sahte medeniyeti kasdettiği için böyle yazılmıştır. M. Âkif asla medeniyyete düşman değildi. Bilakis, geriliğin düşmanı idi.

    İlim ve çalışma tavsiye ediyordu. Körü körüne Avrupa hayranı olmayın, batının sadece ilmini tez elden alın diyordu.




    5- BEŞİNCİ KIT'A

    Ve bir sesleniş:

    Arkadaş! yurduma alçakları uğratma sakın;
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    5. Kıt'anın Manası:

    Arkadaş!

    Şehidler beldesi Yurduma, hain düşmanın girmesine fırsat verme. Sen düşmanı kovmak için gerekirse şehid olmayı göze alır, canını siper edersen, Allah vaadettiği zaferini sana verecek, Seni düşmanlarına galip getirecektir.

    Hem bu zafer günleri öylesine yakın ki... Kimbilir? Belki yarın, belki de ondan daha yakın bir zamanda o zaferi göreceksin.




    6- ALTINCI KIT'A

    Şair, bu kıt'ada vatan denen toprağın kutsallığını hatırlatır ve şöyle seslenir:

    Bastığın yerleri, "toprak!" diyerek geçme, tanı!
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    6. Kıt'anın manası:

    Bastığın yerleri toprak sanarak yürüyüp gitme. Bu toprağın altında bin yıldır bu beldeleri vatan yapmak ve vatanını savunmak için çarpışmış bu uğurda şehid olmuş sayısız insan yatıyor.

    Onların kimi senin baban, deden. Soy kütüğünden geriye doğru gidersen hiç şüphen olmasın, bu topraklar altında hem de çok yakınlarının şehid olarak yattığını göreceksin.

    Bu toprakları ataların gibi koruyamazsan yazık olur. Hem onları da üzmüş olursun.

    Bütün dünyaları alsan dahi bu Cennet vatanı, veremezsin; vermemelisin.

    Bir Başka Açıdan...

    Şehid: Dini, vatanı, milleti ve namusu için savaşarak veya vazife başında canını veren (ölen) müslüman. Askerlikte en yüksek mertebe şehidliktir.

    Dünyada Türk Milleti kadar vatanı için şehid veren başka bir Millet yoktur. Vatanımızın her karış toprağı şehidlik olduğu gibi, Vatanımızın dışında da 42 yerde Türk Şehidliği vardır.

    M.Âkif, -Çanakkale Şehidlerine- şiirinde Şehid'e manevi türbe kurmuştur. Tarihe sığdıramamış, bu taşındır diyerek kâbeyi başına dikmiş, mor bulutları türbesine tavan diye çatmış, Yedi Kandilli Süreyya'yı uzatmış; tüllenen mağribi akşamları yarasına sarmış ve:

    – Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.

    Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber

    Sana ağucunu açmış duruyor Peygamber, diyerek Şehid'in büyüklüğünü anlatmıştır.



    7- YEDİNCİ KIT'A

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
    Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

    7. Kıt'anın Manası:

    Bu Cennet Vatanın uğrunda nice canlar şehid oldu. Toprağın altı öylesine şehid doludur ki, eğer mümkün olsa da toprağı sıksan her taraftan şehidler fışkıracak.

    Yarabbi! Canımı, sevdiklerimi, bütün varımı al; Fakat benim vatanımı elimden alma. Beni vatanımdan ayrı koyma.

    Bir Güzel Tesbit:

    Hiç birşeyim olmasa da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu mısralar Oğuz Han'ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre atını, silahını, en yakınlarını verir. Ama iş çorak bir toprak, vatan parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin ülkesini baştan başa zaptederler).



    8- SEKİZİNCİ KIT'A

    Bir hatırlatma! Bu kıt'a okunurken bağrılmaz. Öyle ya; bize şah damarımızdan daha yakın Allah'a dua edilirken nasıl bağrılır? Burada bir yalvarma, bir istek var. Bu da yumuşak, titrek, hafif bir sesle, yalvarırcasına, gözyaşları içerisinde, O yüce Yaratıcı ile fısıldaşıyormuş gibi:

    Rûhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
    Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
    Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    8. Kıt'anın Manası:

    Yarabbi! Bizler vatanımız için ölüyoruz; Senden son dileğimiz vatanıma düşman girmesin. Mabedime pis elini değip, pis ayağıyla basmasın. Şehadetleri dinimin temeli olan bu ezanlar, benim vatanımın üstünde senin adını yükseltsin.

    (Dinin temeli olan kelime-i şehadet ezan içerisinde geçmektedir.)

    Bir Başka Açıdan…

    Bitişikteki Taceddin Camii'nde ve diğer camilerde hazin hazin sabah ezanı okunmaktadır. Bu ezanlar susacak mıdır?

    M.Âkif, Yüce Allah'a ellerini açarak milletinin ağzından, bütün vücudu titreyerek niyazda bulunuyor.

    Bütün Milletin, Mehmetçiğin tek arzusu kendileri şehid de olsalar; yeter ki vatana düşman girmesin, ma'bedlerimizin göğsüne onların kirli elleri ve ayakları değmesin. Türk Müslümandır. Dünyaya gelen Türk'ün ilk kulağına giren ses, Ezan sesidir. Ezandan sonra kulağına adı söylenir. Türklüğün ve Müslümanlığın damgasını taşıyan güzel Camilerimizdeki zarif minarelerden günde beş defa yükselen ezan sesleri Cenab-ı Allah'a ulaşır.

    ****


    9- DOKUZUNCU KIT'A

    O An...

    Dualar sanki kabul olmuştur. Memleket kurtulmuştur. İstiklâl ve hürriyet yeniden gelmiştir ve sanki o an yaşanır, onun hazzı içerisinde de dokuzuncu dörtlük seslendirilir; sanki kabul olmuş gibi; memleket ve millet kurtulmuş gibi...

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
    Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!
    O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.

    9. Kıt'anın Manası:

    Yarabbi! Vatanım ve senin dinin uğrunda canlarını veren biz şehidlerin son dileklerini kabul buyur.

    Bu dileğim vatanımın hür, Milletimin mü'min kalmasıdır. Bu dileğimi kabul edersen, işte o zaman eğer başıma dikilmiş bir mezar taşım varsa o bile sevinçten secdeye kapanır. Sevinç gözyaşlarım, savaşırken, döğüşürken aldığım yaralardan boşanır. Ve yine o zaman benim ruhum yerden yükselerek şehidler makamına gönül huzuruyla gidebilecektir.

    10- ONUNCU KIT'A

    Şair bir önceki kıt'ada "arşa değer belki" derken "belki" kelimesini, "eğer layıksan" anlamında kullanmaktadır. Başım arşa değmeye layıksa ben oraya yükselirim.

    Son beşlik huzur içinde, mutluluk içinde, saadet içinde ve fakat akla gelen bir kötü ihtimal de hesaba katılarak tamamlanıyor. Artık istiklâl hak edilmiştir. Onun için şair şöyle seslenir.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

    10. Kıt'anın Manası:

    Ey benim, şanlı Bayrağım! Artık sen de sabah şafakları gibi dalgalan. Artık senin uğrunda dökülen kanlarımızın hepsi de sana helal olsun.

    Ebediyyen sana ve milletime esaret yoktur. Bugüne kadar nasıl hür yaşadınsa, bundan sonra da hür yaşayacaksın. Hür yaşamak senin hakkındır.

    Artık Allah'a tapan milletim için de İstiklâl hak edilmiş ve kazanılmıştır.

    Bir Başka Açıdan...

    Şubat 1921'de, İstiklâl Marşı'mızın yazıldığı günlerde, Yurdumuz düşman işgali altında inlemektedir. Kuvvetlerimizin üç misli silaha ve imkânlara sahip olan Yunan kuvvetleri Ankara'ya doğru yürümekte; Polatlı'dan düşmanın top sesleri duyulmaktadır. Meclis'in Kayseri'ye nakli düşünülmektedir.(10 Ocak 1921) I. İnönü Harbi başlayalı beş hafta olmuştur. Büyük taarruza ve Yunan'ın denize dökülmesine 18 ay ve 18 gün vardır. Ama bu kadar zaman önce ve bu kadar zor ve ümitsiz bir durumda; M. Âkif, son kıt'ada Millî Mücadele'nin kazanılacağını, kesin zaferin -Ebedî İstiklâl'in müjdesini verir. Artık ikinci kıtadaki gibi hilal çehresini, kaşını çatmıyor, naz etmiyor. Zafer kazanılmış- şanlı hilal- olmuştur. 1. Kıt'adaki karanlığı haber veren şafağın yerine aydınlık güzel günleri haber veren gittikçe aydınlanan, huzurlu Sabah Şafağında, hür ufuklarda şanlı hilal ebediyyen dalgalanmaktadır. Artık milletimizin sevgilisi Bayrağı, güldüğüne göre (7. mısrada helal olmaz dediğimiz kanımızı) onun için döktüğümüz kanları da helal ediyoruz. Bayrağımız ve milletimiz, ezelden beri olduğu gibi, ebediyete kadar birbirinden ayrılmayacak ve yok olmayacaktır.

    Tarih boyunca olduğu gibi bu defa da kahraman milletimiz yüce Allah'a olan iman ve ümidiyle mücadele etmiştir. O'nun adıyla canını vermiştir. Ezanları susturmamıştır. O halde Yüce Allah'tan Kur'an'ı Kerim'de vaadettiği zaferleri ve İstiklâl'i hak etmiştir. Bayrağımızın ebediyen hür dalgalanmak hakkıdır. Yüce Allah'a iman eden milletimizin de İstiklâl ebediyyen hakkıdır.



         

    Alıntı  
     

  3. #3 İstiklal Marşı Sonrası Elenen 6 Şiir 
    Admin Kate - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Mesajlar
    17.906


    1-

    Yıllarca altı cephede ateşle kanlara;
    Türk'ün hilâl-ü dinine düşman olanlara;
    Ceddin o; Yıldırım gibi saldın zaman zaman
    Yüksek başın eğilmedi bir art cihanlara

    Ey kahramanlar ordusu, ey yıldırım-Şitab.
    Göster cihan-ı mağribe bir kanlı inkılab

    Ey mazi-i havariki bin destan olan;
    Garbın zalam-ı zulmüne yüz yıl kılınç salan
    Arslan yürekli ordu; demir giy; silah kuşan!
    Zira hududu kapladı ateşle kan, duman.

    Ey kahramanlar ordusu, ey yıldırım - Şitab,
    Göster cihan-ı mağribe bir şanlı inkılab!

    Arslan mücahid ordusu, ey haris-i salah
    Destinde seyf-i hak gibi pek şanlı bir silah
    Açtın sema-yi millete pür-nûr bir sabah.
    Atî bizim... bizim artık vatan, zafer, felah.

    Ey kahramanlar ordusu; ey yıldırım - Şitab.
    Göster cihan-ı mağribe bir şanlı inkılab


    MEHMET MUHSİN


    2-

    Altı bin yıl efendilik yaptın,
    "Kahraman Türk" idi cihanda adın.
    Bir ateşten siperdin İslam'a
    Sönmeyen bir güneş gibi yaşadın.

    Ey büyük ünlü milletim ileri!
    Hasmına çiğnetme koş bu şanlı yeri!
    Düşmanın bir cihansa dostun
    Hak Hakkın elbette müstakil yaşamak

    Atıl, ez, vur, senindir istiklâl
    Ebedî parlasın şu al bayrak...
    Ey benim şanlı milletim ileri;
    Ele çiğnetme koş bu ülkeleri!

    M.*

    *Bursa Milletvekili Muhittin Baha Bey Yarışmaya (M) rumuzu ile katıldı. Müzakereler esnasında şiirini geri çekti.

    3-

    Ey Müslüman, ey Türk oğlu
    Açıldı istiklâl yolu
    Benim bu son günlerimdir,
    Diyor bize Anadolu.

    Çek sancağı Türk ordusu
    Olmaz Türk'ün can korkusu
    Esarete dayanır mı
    Türk vatanı, Türk namusu?

    Bu son savaş bize farzdır,
    Fırsatımız gayet azdır,
    Muzaffer ol da ey millet
    Altın ile tarih yazdır.

    Birleşelim özümüzden,
    Dönmeyelim sözümüzden,
    Hem silelim bu lekeyi,
    Tarihdeki yüzümüzden.

    İSKENDER HÂKİ


    4-

    Göz yaşına veda et
    Ey güzel Anadolu!
    Hakkını korur elbet
    Türk'ün bükülmez kolu

    Cenk ederiz genç, koca
    Bugün değil, yarın da
    Yadımız ağladıkça
    İzmir ezanlarında.

    Hak yolunda kan olur,
    Dünyalara taşarız;
    Ya şerefle vurulur,
    Ya efendi yaşarız.

    Her gün yeni bir hile
    Arkasından satıldık;
    Her gün yeni bir dille
    Yurdumuzdan atıldık

    Yeter, ey Ka'be'mizi
    Elimizden alanlar
    Alıkoyamaz bizi
    Yolumuzdan yalanlar.

    Hangi alçak el alır,
    El zinciri boynuna?
    Kim Yunan'ı bırakır
    Türk kızının koynuna?

    KEMALEDDIN KAMI



    5-

    Millet aşkı, din aşkı, vatan aşkı uyansın
    Yurdumuza göz dikenler al kanlara boyansın
    Ya ben ya onlar diyen silâhına dayansın

    Türk oğludur bu millet
    Türk'ündür bu memleket
    Türk oğludur bu millet
    Türk'ündür bu memleket

    Düşman gözü tutamaz yanar dağlar başını
    Bağrımızda saklarız vatanın her taşını
    Yurdumuza yan bakan döker gözün yaşını

    Türk oğludur bu millet
    Türk'ündür bu memleket
    Türk oğludur bu millet
    Türk'ündür bu memleket

    Can veririz her zaman hürriyet yoluna
    ‘Ya gazi, ya şehid’lik ne devlettir kuluna
    Ata emanet etmiş namusunu oğluna

    Bize Türk oğlu derler
    Hep bizimdir bu yerler

    A.S.


    6-


    Türk'ün evvelce büyük bir pederi
    Çekti sancağı hilâl-i sehari
    Kanımızla boyadık bahr ü berri
    Böyle aldık bu güzel ülkeleri

    İleri, arş ileri, arş ileri
    Geri kalsın vatanın kahpeleri

    Seni ihya için ey nâmı büyük
    Vatanın uğruna öldük öldük
    Ne büyük kaldı bu yolda ne küçük
    Siper oldu sana dağlar gibi Türk

    Yürü ey milletin efradı yürü
    Ak süt emmiş vatan evlâdı yürü

    Vatan evlâdını kurban edeli
    Milletin hür yaşamaktır emeli
    Veremez kimseye bir Çamlıbeli
    Bağlanır mı acaba Türk'ün eli

    İleri, arş ileri, arş ileri

    Çiğnenir çünkü kalan yolda geri.




         

    Alıntı  
     

  4. #4 Istiklal marşi kaç günde yazilmiştir?... 
    İSTİKLAL MARŞI KAÇ GÜNDE YAZILMIŞTIR?...




    Bilindiği gibi, savaş cephelerde bütün hızıyla devam ederken askeri şevklendirecek bir millî marşa ihtiyaç duyulmuş ve Maarif Vekâleti tarafından bir yarışma açılmıştı. Yarışmaya katılan şairler arasında, Âkif dâhil, tanınmış hiçbir şair olmadığı gibi ön elemeyi geçen şiirler de her bakımdan kötüydü. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, bu marşı sadece Mehmed Âkif’in yazabileceğini biliyordu; kendisinin de hatırı sayılır bir edebî geçmişi vardı; şiirden iyi anlıyordu ve hiç şüphesiz Âkif’in Balkan Harbi’nden beri yazdıklarını yakından takip etmişti. Meclis’te birlikte görev yaptıkları halde, yarışmaya niçin katılmadığını bizzat sormaya cesaret edememiş olmalı ki, şairin yakın dostlarından Balıkesir mebusu Hasan Basri (Çantay) Bey’in ağzını yoklamış, şairin yarışmaya para ödülü konulduğu için katılmadığını öğrenmişti.

    Hasan Basri Bey, Âkifname adlı eserinde, Maarif Vekili’nin bu görüşmeden sonra Âkif’e verilmek üzere kısa bir mektup yazdığını belirterek “Pek aziz ve muhterem efendim” hitabıyla başlayan ve 5 Şubat 1337(1921) tarihini taşıyan bu mektubun metnini yayımlamıştır:

    “İstiklâl Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izâlesi için pek çok tedbirler vardır. Zât-ı üstâdânelerinin matlûb şiiri vücuda getirmeleri maksadın husûlü için son çare olarak kalmıştır. Asîl endişenizin icab ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyîc vâsıtasından mahrum bırakmamanızı rica ve bu vesîle ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim.”

    Hasan Basri Bey, adı geçen kitabında, Âkif’i İstiklâl Marşı’nı yazmaya kendisinin ikna ettiğini, Hamdullah Suphi Bey’in mektubunu ise marş yazılıp bittikten sonra gösterdiğini söyler.

    Âkif’in hemen o gün Tâceddin Dergâhı’na kapanıp İstiklâl Marşı’nı yazmaya başladığı anlaşılıyor. Dostları onun evde, sokakta, camide, Meclis’te, uyurken, yürürken, yemek yerken âdeta bütün hücreleriyle İstiklâl Marşı’nı düşündüğünü ve yazıp bitirinceye kadar tam bir istiğrak halini yaşadığını söylerler. Hatta bir gece Tâceddin Dergâhı’nda uyanmış, kâğıt aramış, bulamayınca kurşunkalemiyle yer yatağının sağındaki duvara marşın “Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım” mısraını yazmıştır.

    İstiklâl Marşı’nın tamamlanıp imzasız olarak Maarif Vekâleti’ne teslim edildiğinde tarih 7 Şubat’tır; bu da iki günde yazıldığı anlamına gelmektedir.

    On kıt’alık uzun ve muhkem bir şiir iki günde nasıl yazılabilmiştir? Bu soruya verilebilecek en mantıklı cevap şu olabilir: Âkif, aslında yarışma ilan edildikten sonra şiiri kafasında büyük ölçüde şekillendirmişti. Balkan Harbi felaketi yaşanırken duyduğu büyük acının ifadesi olan ve daha sonra Hakkın Sesleri adıyla bir araya getirilen şiirleri yazarken İstiklâl Marşı’nın sesini bulduğu bile söylenebilir. Bu ses, Birinci Dünya Harbi sırasında, Berlin’de Çanakkale cephesinden müjdeli haberler beklerken ete kemiğe bürünmeye başlamıştır. Hakkın Sesleri’ndeki birçok manzume ve Berlin Hatıraları’ndaki şu mısralar, İstiklâl Marşı’yla daha sonra Âsım’da Köse İmam’ın tiradı olarak yazılacak olan Çanakkale Şehitleri’nin ilk etüdleri sayılabilir:

    Korkma!

    Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;

    Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz:

    Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i namusun?

    Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun.



    Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

    Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

    Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

    Taşıp da kaplasa âfâkı bir kızıl sarsar,

    Değil mi cephemizin sinesinde iman bir,

    Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

    Değil mi sinede birdir vuran yürek… Yılmaz!

    Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!

    Milletin en zor zamanında yazılacak millî marş için büyük bir para ödülü konulması Âkif’in havsalasına sığmamıştı; bu konuda son derece hassastı ve en büyük korkusu para için yazdığının zannedilmesiydi. Hâlbuki o günlerde maddî bakımdan bir hayli sıkıntıdaydı; palto alacak parası olmadığı için kışları ceketle geziyordu. Çok soğuk günlerde Meclis’e giderken paltosunu ödünç aldığı Baytar Şefik (Kolaylı) Bey bir gün “Âkif Bey, şu ödülü reddetmeyip de bir palto alsaydınız daha iyi olmaz mıydı?” deyince öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, çok sevdiği bu dostuyla tam iki ay konuşmamıştı.

    İstiklâl Marşı, asıl sesini hakikaten 1912 yılında başlayıp aşağı yukarı on yıl süren altüst oluşun acılarında bulmuş, imparatorluğun küllerinden yeni bir devletin doğmasına yol açan Millî Mücadele sırasında şekillenmiş bir metindir. İki günde değil, on yılda yazılmıştır.

    Aziz şairin dediği gibi, “Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın!”

    (Beşir Ayvazoğlu)


         

    Alıntı  
     

  5. #5 İstiklal Marşı Kabulu (12.Mart.1921) 
    Perhaps, Perhaps ,Perhaps DamLa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2011
    Mesajlar
    28.066

    Mehmet Âkif Ersoy İstiklâl Marşı'nı, şiirlerini topladığı Safahat'ına dahil etmemiş ve İstiklâl Marşı'nın Türk Milleti'nin eseri olduğunu beyan etmiştir.

    Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında Ankara'da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay'ın bestesini kabul etmiştir.

    Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek, dönemin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini Edgar Manas, bando düzenlemesini de İhsan Servet Künçer yapmıştır.

    Üngör'ün yakın dostu Cemal Reşit Rey'le yapılmış olan bir röportajda da kendisinin belirttiğine göre aslında başka bir güfte üzerine yapılmıştır ve İstiklal Marşı olması düşünülerek bestelenmemiştir.

    Söz ve melodide yer yer görülen uyum (Prozodi) eksikliğinin esas sebebi de (Örneğin "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" mısrası ezgili okunduğunda "şafaklarda" sözcüğü iki müzikal cümle arasında bölünmüştür) budur. Protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde İstiklâl Marşı olarak söylenmektedir.

    İstiklal Marşı Kabulu (12.Mart.1921)

         

    Alıntı  
     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 05-20-2014, 11:58 AM
  2. İstiklal Marşı'ndaki Edebi Sanatlar
    By EmeL in forum Türk Dili ve Edebiyatı
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02-15-2012, 08:39 PM
  3. İstiklal Marşı'nın kabul edilişinin 90. Yılı 27.12.2011
    By EmeL in forum TARİHTE BUGÜN Neler Oldu ?
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 12-31-2011, 03:37 AM
Bu Konudaki Etiketler

Etiket Bulutu Ana Sayfası

Yetkileriniz
  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •